24 Ekim 2013 Perşembe

safe and sound

things have changed

for the better...

i feel good. and i have to tell you, i am very inexperienced with this.

if you have been bearing with me so far, i have to thank you.

so thank you.

i don't think i will keep posting in here. it is hard to explain.

it is about turning the page. not on you or me but on being just outside and looking in.

being at the immediate outskirts of life.

i want in.

and in is where feel and in is where i hope to remain.

i know i will write again. but not for now and not like this.

maybe one day you hear from me again.

maybe one day.

until then, be safe and sound.

hasta luego.

2 Eylül 2013 Pazartesi

the chase

onunla son konuşmamızdan bu yana iki aydan fazla zaman geçti. söylediği pek çok şey aklımda. sonuçsuzluktan yorulmadan flört eden kelimelerin arasına sıkıştırdığı fikirler aradan geçen zamana yenilmeden bana yeni bir şeyler öğretiyor. ona iki insanın birbirini tanıma sürecinin ne kadar yanıltıcı olabileceğinden bahsetmiştim. karşındakine kendini anlatırken aslında asla gerçekten kendinden bahsetmezsin. karşındaki insanın gerçek seni hemen tanıyıvermesini istemezsin aslında; onun zihninde kendi kafanda kurduğun "sen"i yani idealize ettiğin, kendinin daha iyi bir versiyonunu çizmeye çalışırsın. "birbirini tanımak" aslında ideal benliklerin karşılıklı paylaşımından ibaret, yanıltıcı ve pratikle mutlaka yıkılan fikirlerin edinildiği bir süreçtir.

bana ideal bir benliği olmadığını söyledi. ben neysem oyum. kulağa fazla düz geliyor. inanmamıştım ona. neysem oyum da nedir ki? anlamamış olmama şaşırmamak gerek. çünkü şimdiye kadar bütün hayatımı ideal benliklerime ulaşmak ve onları yıkarak yenilerini inşa etmekle geçirdim. kendini geliştirme arzusu ile kendine yetememezlik durumu birbirine benziyor gibi görünse de aslında doğası oldukça farklı birbirinden. birisi katman üstüne katman örterek yükselmek isterken diğeri sürekli yıkıp yeniden oluşturmanın peşinde. hep yıkarak ilerlediğim için bu kadar zayıf hafızam belki. bu yüzdendir ki bağ kurmakta, kurulan bağları korumakta zorlanıyorum. "ideal" olana ulaşmak için kişisel hikayende sürekliliğin kaybı; hem yoruluyorsun, hem unutuyorsun, hem de bulunduğun yeri asla takdir edemiyorsun.

***

to end duality, i have to give up on the person i wish to be
ultimate struggle to reach the ideal-self should be aborted
i refuse to be a project person
i have always been kind, smart and caring
i have always been a hedonist fruitcake
i have a wall between my desires and my reality
a wall i thought was a virtue to maintain
now i disagree, yet again i disagree with me
but it's ok. life is short, you know
i don't want to want anything that isn't mine
what i have is what i have
the rest is up to life to give me
i will remain grateful
i will remain
as long as it makes me happy...

***

bir değişimin arifesindeyim...

21 Ağustos 2013 Çarşamba

stay

i've realised that i have fixation for themes of light, brightness and 'better'ness. a part of me is never settled, which is something i already now. but i come to figure that my unsettled and fixated part that constantly hopes to be 'better' assumes that rest of me remains in the state of darkness. whenever i feel trapped in the person that i am or get down on me, i end up wishing to be consumed by light until every defected part of me disappears. i guess my ideal-self is overexposed... in such a way that majority of the details that makes me "me" is ought to dissolve in light so that i can finally be 'better'. if your best wishes about yourself involve massive amount of self-destruction and reconstruction, how can you ever have peace in mind?

food for thought...




16 Ağustos 2013 Cuma

jamaica inn

i close my eyes and make a wish
i wish for you
i make a wish to be a real thing
i make a wish for a happier version of me
sometimes all i need is to be heard
i make a wish to get my faith back
words are transparent
i picture it in my head
and it is so bright
i...

2 Ağustos 2013 Cuma

new soul

tabii ki biliyordum, ama sineye çektim

aldatmak ve aldatılmak. ikisinin erkek ve kadın için anlamları ne kadar farklı olabiliyor. sanırım bu konu üzerinde düşünen ilk kişi ben değilim. yok, hayır sanmıyorum. sanırım bu konu üzerinde onlarca dilde yazılmış binlerce kitap, yüzlerce film var. istatistikler kadınlar ve erkeklerin bir ilişkide birbirini aldatma oranının aslında aynı olduğunu gösterir. yani bir ilişkilerde aldatan erkeklerin sayısı, aldatan kadınların sayısına denktir. yine de aldatmak denildiğinde yakası bağrı açık bir hanzonun gözler önünde belirmesi benim zihnimin çeker şerbet bir oyunu mudur yoksa genel kanı da zaten bu yönde midir?

sebebi etken kişinin erkek, edilgen kişinin kadın olarak benimsenmesinden kaynaklı sanırım. ne garip ki aldatılmak çok edilgen algılanıyor. yani sen sepet gibi otururken, sevgilin başkasıyla yatıyor. sen haberi olmayan saf olduğun için edilgen oluyorsun. hayatının içine edilgen, ağzına edilgen kişi gibi. etken olmak da hep matah bir şey gibi gösterilir ya hani... sahip olduklarını dürtülerine kurban vermek, yani sadakat sözü verdiğin birini geçici bir heyecana kurban etmek belki de gayet edilgen bir durumdur, ama kimse bunu itiraf etmiyordur. içinde bulunduğu ilişkinin mantıksal, duygusal ve fiziksel bütünlüğünü koruyan kişi edilgen midir sahi? bunca çeldirici varken çevrede, elindekini hayatta ve ayakta tutabilmek edilgenlik midir?

iki kişi arasında pek çok şey tökezleyebilir. bir zamanlar güldüren ve eğlendiren farklılıklar zamanla can sıkıcı olmaya başlayabilir. bazı kayıplar verilebilir her ilişkide, bazı şeylerden vazgeçmek gerekebilir. ama sadakat yitirildikten sonra o ilişki ne için devam eder?

bu beni farklı bir bakış açısına taşıyor; sevdiğin kişi ile ilişkini mühürleyen tek şey sadakat midir? yani birini sadece başkasıyla asla yatmayacağı için mi seviyoruz? tabi ki hayır, başka şeyler var sevgiyi, aşkı, tutkuyu yaşatan. ama bu sadakat beklentisi gerçekten gerçekçi mi? peki açık ilişki yaşadığını söyleyen insanların nasıl bir hayatı var? bir milan kundera romanındaki kadar rahat aldatıp, az biraz vicdan azabı ile yola devam etmek mümkün mü? insanın dili yalan söyler de, bedeni de söylemeyi öğrenir mi zamanla? insan evladı kendini ne tür cenderelere sokar bile bile, isteye isteye...

soruyorum öyle, ama cevaplarını bulacağımı sanmıyorum. küçük beynimle cevaplar ararken ön yargılara çarpmaktan ve onları fikir sanmaktan korkuyorum. tek bir şeyi iyi öğrendim şu geçen onca yıl içerisinde, farklı şartlar altında insanın yutamayacağı hiçbir şey yok. soruyorum çünkü bazen -evet bir tarafına kına yakabilirsin iç sesi- kısa süreli bir heyecan için aklımı çelen bir yabancıyı özlüyorum. bunun sadece benim tekelimde olmayan bir duygu olduğunu da biliyorum. çünkü bende olup diğerlerinde olmayan hiçbir şey yok, ya da onlarda olup da bende olmayan... bu durumda, sadakat kim diye soruyorum. insanlar birbirini parçalamasın diye kabul edilmiş bir bağlılık anlaşması mı yoksa gerçekten içten gelen bir duygu mu?

ya da bütün soruları geçtim, şu pepa'nın şu ivan öküzüne karşı sabrına ne demek gerek? beni bir yıldır aldattığını bilmiyordum mu sandın? diyor pepa. tabii ki biliyordum, ama sineye çektim.

iyi mi yaptın pepa? sineye çektiğine değdi mi?

24 Temmuz 2013 Çarşamba

lights out, words gone


temsili bal kaymak
ona benim için sorun olan herşeyi anlattım. aslında masaya gelen bal kaymak karşımızda ye beni diye bağırırken birden böyle ağır kounlara neden girdim bilmiyorum. dalgalar hemen yanımızdaki duvarda patladıkça masamıza tuzlu su damlacıkları düşüyordu. neyin daha önemli olduğuna karar vermemiz gerek dedim. bir planımız olmalı. sonra birden o kadar keyifsizleştik ki bu durum kalbimi sıktı. konuyu değiştiriverdim. sonra da yola kaldığımız yerden devam ettik. tatil güzeldi.

evlilikle ilgili çok düşünüyorum dostum biliyor musun? bazen konu ile ilgili laflarım oluyor uzun uzun yazıyorum falan. şarkı sözlerim ve şiirlerim, albüm çalışmalarım var. bir gün merak edersen okutabilirim sana... etmiyorsun demek. ziyanı yok, ben de öyle tahmin etmiştim zaten.

biraz zorlanıyorum neden böyle bir şeye cesaret ettim diye (hatırlamaya çalışırken). düşününce hiç aklıma gelmiyor biliyor musun? el ele olmamız lazım mesela, göz göze. o zaman biliyorum neden yedik bu boku. iş yerinde arayıp ulaşamadığımda mesela, o zamanlar niye evliyim oğlum diyorum. biseksüeller evlenmez. bir gecelik ilişkiler için tasarlanmış bir cinsel kimliğin var? ha derdin neydi senin? hoop dur bakalım diyorum sonra kendime. o dediğin öyle basit bir şey değil. ben olabildiğince çok kişiyle yatmak için biseksüel olayım demedim ki. yaratılışım bu diyorum. siktir lan! ensemde patlıyor bir tokat. lady gaga mısın oğlum sen? ben böyle doğdum ayakları? sonra birden -biseksüellik? sesin kaşları kalkık olanını duydun mu hiç? "tanımadığın biri ile yatma isteğini varoluşsal bir soruna dönüştürüyorsun, ama ben yemem" mi dedi birisi arkalardan. lan bak topunuzu pataklarım ha! herkes bir sakin otursun. kafam karışık diye domuzum demedim. sadığım, yavru köpek gibi. heyecandan altıma bile kaçıracağım nerdeyse sahibimi görünce, az kaldı. o değilde, düşününce hatırlayamıyorum diyordum. evet ondan bahsediyorum. sabah uyandığımda ilk öpücükte hissediyorum neden, ya da işte ne biliyim, güneş gözlerindeki yeşilleri belirginleştirdiğinde. ama herşey bir fotoğraf karesi değil. kelimeler mi asıl şeytan?

her nasılsa en sert konuşmalar bile ekmeğe sürülen bal kaymak ile sonlanabiliyor. böyle bir delilik hali aslında. böyle bir varsayımlar oyunu. eksik parçaları herkes zihninden tamamlasın. benim için üzülenin canını yakarım. ben burada bütün evli insanlar adına bir şeyler söylemek istiyorum... o arkalardan siktiri çekeni yakalarsam gerçekten ağzını yırtıcam bu sefer! inanmayan arka bahçesine bir meşe palamudu diksin. bana bir faydanız yok bari dünyaya bir katkınız olur, o açında. bir de ışıkları kapatınca bazen sadece uyumak istiyorum. tortop olup uyumak. yalnız uyumaya alışmaktan korkuyorum. basmıyor kafası bazen. vücut alıştı mı bir daha dikiş tutmaz. buna basmıyor kafası. o zaman çok kızıyorum.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

irm

sanırım bu o kadar da kötü değil, yani zaman zaman kendini hayattan bir kaç kare geride hissetmek. her zaman anı yakalamak da ne? ben sadece şunu bilmek istiyorum, neden insan hüzünlenir çok yorgun varınca geceye. bir de bu hal çocukların uykusu gelince ağlamasına denk midir? yazının cilalanmasını hiç sevmiyorum bir de. filitresiz yazılan, akla ilk geldiği gibi, en kıymetlisi o. beyin akışı. beyinleri akıtıp yerlerine yenilerini koymak gerek belki. yapmacığım kalmadı. sahicilerle idare edecekseniz gelin. kiminle konuşuyorum?

21 Haziran 2013 Cuma

overrated

fractions


i have been to the streets of the cities i once adored. they didn't feel the same. the sensation was gone. i figured there right in the middle of lintsstraat. what's gone is gone. what built the emotions was hardly ever the place. i thought about you there and then i knew. what kept me going for weeks has been you. and it was no surprise that i only came to realize what you meant to me only when i knew you had one foot outside the door. we are built to repeat similar patterns of seduction, infatuation, construction, reconstruction, separation and frustration. it is like a signature, the way we relate to others. i break it this time i said. all i want is a real memory of you. a real memory with sunlight, textures, voices and smells.

of what i had in mind when it was already too late to reach you so i changed the continents and swallowed the consonants vowels somehow survived

24 Mayıs 2013 Cuma

laleler beyaz

kimsenin kimseye kolay anlatmadığı hikayeler vardır. sadece kapalı kapılar ardında en küçük sesle konuşulur. aslında o kapıyı aralasa birisi nihayet ve bağırsa son sesiyle? sahi ne olur? cam kubbe başımıza iner mi sahi? anlatmaktan yorulursun bazen ama tek dinleyen yine sen oluğun için bir arpa boyu yol gidemezsin. tek teselli başını kaldırıp yukarı baktığında masmavi bir gökyüzü görebilmektir. karmaşasız, yalın bir manzara. o zaman isyanlar, sorular hepsi anlamsız görünür. çünkü yukarı baksana adam, masmavi. neden yeşil değil diye soruyor musun. herşey olduğu gibi. bazı hikayeler vardır, o hikayenin sahibi ile kaybolur. aslına anlatılsa belki? birine bir nefes dolusu umut olurdu kim bilir. olmaz ama. olmayacağını bilirsin.

9 Mayıs 2013 Perşembe

into everything



çünkü ben her şeyi seviyorum. kontrolsüz bir durum bu ve çok cereyan çekiyor. bu yüzden her mevsim çalıştıramıyorum. herkesi seven manyak makineyi içimdeki, ondan bahsediyorum. çok yükleniyor sisteme. yeni insanlar tanımak istiyorum, sevgiye boğmak için. sevgimde boğulun ulan tanımadığım insanlar. fakat karşılığında beni sevmeyin. severseniz sonra beklentileriniz olur. sonra hayalleriniz kırılır. kırık hayalli insanları sevmek çok zor. hani keyifle bir bardak süt içeceğini sanırsın da aslında ekşimiştir, ilk yudumdan sonra dökersin. bembeyaz aktı mı giderden üzülürsün. ağzının tadı mı kaçıktı yoksa? belki de ekşimemişti? ağzının tadı bozulduğu yetmediyse bir de canın sıkıldı şimdi. bu yüzden sevmeyin beni. ama ben sizi seveceğim.

bazı insanlar çok uzaklardan geliyor buraya. yeni bir dünya ve yeni insanlar için evlerini bırakıyorlar. sen ise takılmışsın geri zekâlı seğmen kedisine, sövüp duruyorsun. adam senin için tropikal gökkuşağını bırakmış mesela. öğlenleri sörf yapmak yerine iki sokak yukarıda beyaz örtülü bir masada mercimek çorbası kaşıklıyor. belki bir gün seninle tanışacak da kalkıp buralara gelişini anlamlı kılacak. sen ise sövüp duruyorsun. göremiyorsun bazen. canın sağ olsun. düz yolda tökezleyen halini de seviyorum.

3 Mayıs 2013 Cuma

20 ans

some boys always know how to make you laugh
some boys rattle you with the way they brag
some boys make you go green when they take off their clothes
some boys fascinate you with the depth of their voice
some boys self-manifest like a tv commercial
some boys fear you when they ask for a facial
some boys confuse you with thier complexity
some boys awe you 'cause they don't give a fuck about society
some boys believe in all the right things in life
those boys shine bright like a good idea
they puzzle you, they do puzzle you
you play it, you play him, play over and over
freeze the picture

you fall for ther ones that are straight as an arrow
you cyber-stalk them, you lose it, you get out of control
you become their best friend, becasue else, you don't know
you remain anxious worrying about tomorrow
you are coded to grasp the one that is on the other side
you never realise it is only your youth that keeps your skin bright
you tell yourself this place is no good and you have to run
you can't sleep at nights, you suffer hell under the sun
you fall for the ones that are straight as an arrow
you want them till you decay, till you become a shadow

some boys are told they can't be like the other boys
some boys are touched too early, they were slightly taller than sex toys
some boys never look back on the past, they follow their desires
some boys waste their lives hiding and become professional liars
some boys are lucky they learned somewhere along the way
some boys are saved last-minute from a dusty shelf of lost and found
some boys are blessed they came across men who are humble and honest
some boys are lucky they learned they could be just one of the boys


in the memory of my admiration attacks that never really turnerd into a sexual identity...

22 Nisan 2013 Pazartesi

left alone

would you get offended if i said,
sometimes a brownie feels better than sex
would you be shocked to hear when i am baking,
kitchen is my temple and i like it alone
how bizzare is it to you that i can spend hours on the internet
checking out baking props
would it put you totally off if you knew i have penpals to discuss
cake recipies and swap photos
would you rather have me watch football
and have ideas about real estate investments?
wash my car every sunday afternoon
and be addicted to body building supplements?

see, there is no mystery to unveil, there is no story to unfold
my coffee bean cupcake, my strawberry charlotte
why can't you appreciate my new silicone mould?

sometimes all i need is an apple pie
hot cinnamon clouds taking over the house
sometimes all i crave is a carrot cake
cheerfully fluffy, disapperaing on your tongue
sometimes all i want is a plum galette
sour-sweet and crispy, nicely baked 'till golden brown
don't take it personal baby, because my dark has vanilla flavour
sometimes all i need is a sugar rush, so just do me a favour
find a magazine to read and leave me on my own

6 Mart 2013 Çarşamba

burger queen

zaman gösteriyor ki insanın almaycağı şekil, katlanmayacağı muamele, yapmayacağı şey kalmıyor söz konusu iş olunca. çoğunluğun değer yargısına göre kendi bakış açını yeniden şekillendirip doğru ve yanlışlarını baştan etiketleyebiliyorsun farkında bile olmadan. "asla" demene rağmen yapmadığın ne kaldı diye düşünürken sigara dumanı altında bir odadasın şimdi. artık ne yeşil bayrak var gökyüzünde dalgalanan, ne de afrikalı bir kral var adını söylemekten çekindiğin. ama tozu, toprağı ve teröründen çok işte o odada olmak sıkıyor canını, en sevdiğin düşmanlarınla pijama partisi yapmak, sonuna kadar açılmış futbol programını bastıracak kadar bağıra bağıra o odada olmayan kim varsa dedikodusunun yapıldığı odada bulunmak. büyük gözlerin hep yanıltıyor insanları, dikkatle dinlediğini ve çok ilgilendiğini düşünüyorlar. o büyük gözler birer cam bilye şimdi, bu odadan çok uzakları düşlüyor. işin kötüsü bu tür iş seyahatleri en sevdiğin düşmanların ile aranda gereksiz bir samimiyet de yaratıyor. yüksek belli pantolon fetişisti çocuk seni görünce gözleri parlayarak gülüp nasılsın diyor artık, sanki bir hafta önce ayağını kaydırmaya çalışmamış gibi. bu yeni samimiyet dolu bakış eski kin dolu halinden daha iyi olsa da bir şekilde batıyor işte. samimiyeti batsın, sayfayı çevirmek istiyorsun...

eski ve karalanmış bir fotoğraf gibi bu ülke. "krallar kralı" ile ilgili ne varsa ya yıkılmış ya da karalanmış, kağıt paralar bile. jemahiriye kelimesi sprey boyalar ile silinmiş araba plakalarından. fanatikçe her yere asılmış yeni bayrak dışında yeni hiçbir şey yok libya'da.

bu ülkede daha fazla zaman geçirmek istemediğimi biliyorum. bir evim var artık -evi düşününce elimdeki sigarayı yabancılıyorum; ne zaman bir paket aldım ki ben- zaman kaybetmeden geri dönmek istiyorum. yine de bir bağ var burası ile aramda. nedeni ile ilgili fikirlerim var ama tam da çözemiyorum. veda etmek istemiyorum, sadece eve dönmek istiyorum.

28 Şubat 2013 Perşembe

big exit

i work in construction business.

i hardly find anything to speak with guys around me. roughly calculated, i participate in 12% of the conversations with male individuals in this business. that would increase to:

27% if i watched tv

32% if i had an iphone and enjoyed talking about apps (app-talk)

46% if i thought paying for sex was ok (sex-talk)

51% if i had interest in politics

57% if i enjoyed reading and talking about mainstream columnists

75% if i was homophobic

92% if i understood football and loved talking about it

i think i will stick with my 12% and carry on reading my book.

15 Şubat 2013 Cuma

alarm call

so here we are in this hospital room. my dad constantly keeps checking the drains to see if they are clogged again. i am sleepless for days and i am tired of telling him not to touch the drains that much. i tell him he is risking infection. i tell him he should let go for an hour at least and try doing something else. then the pain comes and he cramps in the bed and there is nothing i can do to change this picture but call for the snob doctors. they come and do their little tricks and i see my dad a little relieved from the pain. doctors tell us that it is a rare situation, when body rejects it, it rejects it. but since all these bloody tubes and drains are temporary, i say lets don't get stuck in this moment, okey dad; we will be out of here and you will not remember any of these. but he is not there, he doesn't want to. in fact, when i try to cheer him up and tell him he looks fine he gets a little offended. so i kind of put the blame on my father about this "rejection" and late recovery. i say "he always makes things difficult for himself" and i go on like "he likes drama, he feeds on it."

i beg him once more not to touch the drains with his dirty hands. i got up and clean his hand from blood and other bodily fluids. as i clean his fingers i got upset with myself for being so cruel to him, even in my own private thoughts. i tell him we will be out this friday, you heard what the doctors said. he resists the idea of getting better and leaving the hospital for some reason i don't understand. then i got angry with him once again. this time i show it a little.

right in that moment, i can't describe how much i wanted to tell him daddy just let go for once in your life time. just let go and try not to fix it. you are only making it worse; and how badly i craved to shout at his face "snap out of it please, you are way too depressed!"...

funny the things we want to say to people, the closest ones like our dads or our lovers, are sometimes the exact things that we actually need to say to ourselfs.

everything has been kind of off lately. and i have been waiting for too long. but for this particular period of my life, i think all i have to do is NOTHING and let the pieces fall into their places and remain positive as much as i can.

all i have to do is keep smiling and keep believing everything's going to be alright.

alright?

26 Ocak 2013 Cumartesi

save the population

biraz korkutucu, bir sabah uyanmak ve tamamiyle farklı şeyler istediğini fark etmek. hiçkimse bir gecede değişmez. ama değişim bazen dalga dalga gelir. sütliman bir peyzaj birden kırılıp parçalanmaya başlar ve bu kadar derin bir fırtınanın nasıl koptuğunu anlayamazsın.

bazı insanlar vardır mesela, bir sabah uyandıklarında gitmenin vakti geldiğini anlar. çocuklarına son bir kez bakmadan bir çanta ile terk eder üzerine kat kat örülmüş hayatını. neden terk ettiğini kendisi de bilmez. sadece saati gelmiştir, vaktidir artık değişmenin.

bazı insanlar vardır, kendine ve tanıdığı herkese yalan söylemekten yorulur. ne pahasına olursa olsun kendisi olmaya karar verir, sadece ve sadece kendisi. olması gereken kişiye sahip çıkamadığı için, bunca yıldır arka duramadığı için pişmanlıkla, daha da geciktirmeden son verir sahte hayatına ve günün sonunda başını yastığına koyduğunda bebekler gibi uyur. çünkü yalan bitmiştir artık.

bu sabah uyandığımda hayatımda hiçbir şeyi değiştirmeyeceğimi bilerek uyandım. içimdeki yaz sabahının bitmesi yeni değil. o kadar fazla hayalim vardı ki, defterler dolusu, şimdi kendimle bir türlü barışamıyorum. kendime verip de tutamadığım sözler için hayatı zehir ettim kendime.

aslında bu sabah uyandığımda hayatımda nelerin değişebileceğine dair en ufak bir fikrim olmadan uyandım. sadece bu aymazlığın farkına varamayacak kadar kendimle dolup taştığım için günün sonunda hala taş taş üstünde durduğu için sevineceğime üzülmem gerektiğini düşünerek uyandım.

tanımadığım bir ses var içimde "beni unuttun mu?" diyor. evet unutmuşum, adını bile hatırlayamıyorum. istasyon caddesini hatırlıyorum, sürüklenen bavulun tekerleklerinin çıkardığı sesi. gözlerim dolmuyor ama burnumun direği sızlıyor garip bir özlemle. bu kaçış isteği bana kendimden daha tanıdık. bileklerime kadar yükseliyor sel suları. ama ayaklarım hala yere basıyor. sular çekilinceye kadar gözlerimi kapatıp bekliyorum. sadece nefes alıyorum ve bekliyorum.

ben hiç kimseye, kendime olduğum kadar hoyrat olmadım. bu şehir yüzünden kendime hiç kimseye davranmadığım kadar kötü davrandım. bir sabah kalktığımda, oldukça erken bir saatte sabah uçağını yakalamak için, bir daha bu şehire ne zaman döneceğimi bilmemek istiyorum.

bunu istediğim için beni suçlayabilir misin?

ben kendimi suçlayabilirim. hayatta olduğuma mutlu olmadığım her an için kendimi suçlayabilirim.



what the water gave me

tam iki saat olmuş, adam karşımda hız kesmeden konuşuyor. zaten adamın hiperaktiflikten çok deliliğe daha yakın olduğuna kanaat getirdiğim bir anda alnına küçük, siyah bir bant yapıştırıyor. güneş geldiğinde oradaki yara izini kapatmak içinmiş. ben o bandın elektrik bandı olduğuna neredeyse eminim. sonra diyor ki: aklındakileri yazdın ve onları birilerinin bulabileceği bir yere bıraktıp arkanı döndün, ama evren onları benimle birlikte sana geri getirdi. bunun bir anlamı olmalı. bu senin için bir işaret olmalı...

okuyan kişiler -ki eğer varsa- için ne anlama gelebileceğini bilmeden yazıyoruz ve yazdıklarımızı karanlığa atıyoruz. fakat yazı asla sonsuza dek karanlıkta kalmıyor ve bilinçli ya da bilinçsizce bunun farkındayız. tanımadığımız ve yazdıklarımızı okuduğunda ne hissettiğini bilmediğimiz insanların bizi anlaması, anlamasa da iki dakikasını ayırıp sesimizi duyması ümidi ile yazıyoruz belki de. ben yıllarca kendim için yazdığımı düşünürdüm. çünkü yazmak kafamı toplayabilmenin, kendime biraz uzaktan bakıp nelerin yolunda gitmediğini anlayabilmemin tek yoluydu. fakat hiçkimsenin okumasını istemiyorduysam, neden atamıyorum o bagajımdaki defterleri.... içindeki şeyler o kadar aptalca ki, okumaya çalıştığımda adeta gözlerim yanıyor. ama atamıyorum. çünkü birileri sesimi duyar diye yazmışım belli ki. ve birileri sesimi duydumu hala emin olamıyorum.

boş bir sokakta bir bankta oturup fısıldamak, ya da pencerenin ardında devinen sokağı izleyerek kendi kendine düşünmek yerine yazmayı seçiyoruz. bizi duymaya hazır birileri şu anda yoksa bile belki ileride olur diye düşünerek, potansiyel bir okuyucunun varlığına inanarak belki de. fakat biri okuduğunda yazdıklarımızı, neler hissediyor çoğunlukla bilmiyoruz. kelimelerimiz bir havai fişek gibi mi yoksa el bombası gibi mi patlıyor okuyanın aklında. kelimelere dökülen acılarımız, sıkıntılarımız ve özlemlerimiz okuyanın da canını mı yakıyor, haline şükür mü ettiriyor, yoksa onları bile kıskanan ve hiç yaşamayamadığı kalp ağrılar için üzülenler mi oluyor?

gerçek birer yazar olmadığımız için sorumluluk duygumuz zayıf ve disipline sahip değiliz. canımız istediği zaman, istediğimiz kadar yazıyoruz. bir gün keyfimiz yazmaktan yana kaçarsa da kepenkleri indirip veda bile etmeden gidiyoruz. aslında fikirler kelimelere dönüştüğü ve bir yere yazıldığı andan itibaren artık tam anlamıyla bizim olmuyor. yazdıklarımız -eğer varsa- okuyan kişiler ile ortak mülkümüz haline dönüşüyor aslında. ortak mülkün de bazı sorumlulukları var fakat biz bunu çok da önemsemiyoruz.

bu hercai yazma aşkımız söndüğünde, eyvallah bile demeden giderken aslında samimyetimize ve dostluğumuza alışmış birilerini yüz üstü bırakıyoruz belki de, haberimiz olmuyor. hiçbir yazı aslında tamamen karanlıkta kalmıyor ve bu yüzden de hiçbir yazar tamamen sorumluluktan muaf değil.

4 Ocak 2013 Cuma

biological

beni iyileştiren herşeye kapım sonuna kadar açık...

orta doğu kültürünün yakın vücut çalımlı iletişim biçimlerine inat ben sarılmaktan, kol kola girmekten, safları sıkılaştırmaktan rahatsız oluyorum. fakat itiraf ediyorum; dokunulmaktan pek hoşlanmayan, herkesin yanak yanağa şöpürdediği ortamlarda 3 metre kol mesafesini koruyarak el sıkan ben, masajın her dakikasında farklı bir huzur buluyorum. sanki vücudum oraya parça parça gidiyor ve tek bir bütün olarak çıkıyor. o kadar mutluluk verici ki...

çekingenliği atmam biraz zaman aldı, doğruya doğru. birinin önüne uzanmak ve para karşılığı kendini "mıncırtmak"ne kadar etikti? yemişim etiği. bu zamana kadar masajsız geçen günlere yanıyorum diye rakı kadehimi kaldırasım var. tabi insanın masaj deneyimi bu konuda neler hissettiğini çok etkiliyor. mesela iş yerinden en yakın arkadaşım kunteper'e masaj yaptırmaya gidiyorum desem hemen mutlu sonla bitip bitmediğini sorar. zira yüksek maaşlı erkek dediğin para karşılığı ne yapsa mubah olduğuna inandırıldığı bir zümrenin güzide elemanıdır. ama benim masaja burun büküşüm ilk yaptırdığım masajların dandikliğinden kaynaklıydı.

acaba antalya'da hamamda başıma gelen hunharca sıkıştırma, çekiştirme ve ezme hareketleri yaptırdığım ilk masaj olabilir miydi? ölüleri böyle mi yıkıyorlar acaba diye düşündüren canhıraş bir deneyimdi gerçekten. fakat gerçek bir spa'da yaptırdığım ilk masajın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. yani iri yarı insanların daha az acı hissettiğine dair bir yanılgı vardır ki, bu konudaki düşüncelerim bu satırlara sığamaz. fakat o minyon kadının kerpeten gibi ellerinin altında acıdan başka bir şey hissetmediğimi hatırlıyorum.

fakat nihayet bir gün doğru bir elden masajın ne demek olduğunu öğrendim. işte o gün bugündür masaj resmen bende alışkanlık yaptı. zaten self-indulgent piçin tekiyim. nerede zevkli bir şey varsa o konuda ifrat sınırlarını zorlamak zorunda hissediyorum kendimi. ama bu yeni alışkanlık, durmadan yemekten (bıraktım), zincirleme sigara içmekten (bıraktım), zincirleme içki içmekten (bıraktım), yeni tarifler deniyorum diye tepsi tepsi muffin ve cupcake pişirmekten (bıraktım sayılır) ya da ölümüne spor yapmaya çalışmaktan (bırakmasam iyiydi) çok daha farklı.

bir kaç ayır aynı masörden masaj alıyorum. pek çok erkek arkadaşım bir masörden asla masaj almak istemeyeceğini söylüyor sürekli. hatta en son duyduğum bir yoruma çok güldüm: neden rahatsız oldun masörden dedim, erkekti, nefes alıyordu falan dedi. enteresan tabi, insanların hayal gücü oldukça canlı. ben zaten bu tür şeyleri kafama takmam. ama zaten spa'da masör gelince rahatsız, masöz gelince baba olmuyoruz. bence burada bir yanlış anlama olmuş, almış yürümüş beyler.

masaj sırasında konu "birileri seni elliyor hajı" değil. masaj yaptırdığım o 45 dakika hayatımın -bak en abartılı kelimeleri seçiyorum- en rahatlatıcı, en huzur verici dakikalarından. belirli bir ritim ve bütünlük içerisinde yapılan masaj insanın kendi vücudunu algısını değiştiriyor. sadece seninle ilgili, sadece sen merkezli geçen 45 dakika! günümüz dünyasında ne kadar az bulunur, bilir misiniz a dostlar? özellikle aklımdan bütün gereksiz düşünceleri uzaklaştırdığımda hissettiklerim gerçekten muhteşem. zihnimi kurcalayan, her şey birer birer kendini gösteriyor bana. onlara bakıyorum, onları tanıyorum ve sanki görünür olunca önemini yitiriyor bazıları.
özellikle benim gibi posttravmatik sıkıntılar geçirmiş insanlar için masaj terapisinin ne kadar iyileştirici olduğunu okuyorum pek çok makalede. birinin belirli sınırlar içerisinde bana dokunması, bu sınırların aşılmayacağına karşı bende bir güven duygusunun inşaa edilmesi, bu güven ile nihayet kendimi serbest bırakabilmek bana iyi geliyor.

böyle işte, keyfime diyecek yok. anlatmasam dilim şişerdi.