24 Aralık 2012 Pazartesi

summertime

 bu till that mornin
there's a'nothing can harm you



bazen yazarsın ama kelimeler aklındaki kadar güzel görünmez bir araya geldiğinde. aslında tam da hayal meyal melodisini anımsamayı becerdiğin bir yaz şarkısı gibidir yazmadan önce. bazen yataktan hiç ummadığın kadar yorgun kalkarsın. bazen sevdiğin bir arkadaşınla buluşursun ama hayal ettiğin kadar hararetli olmaz muhabbet. bazen özleyip bir sigara yakarsın, hatırladığın kadar gönül telini titremediğini hissedersin gri dumanların. bazen eski bir fotoğrafı bulur çıkartırsın bir kutunun içinden, çerçeveleyip duvarına asmak için. ama bir bakarsın ki o fotoğraftaki çocuk artık sen değilsin. yüzündeki pırıltıya imrenerek bakarsın önce, sonra gözlerindeki gölgeleri görürsün ve o günün anısı yakar genzini.

bazen gerçekler ile aklındaki imgeler çelişir. 'canım sağ olsun' dersin. eskiden yaptığın gibi yarının getireceklerine inanmaya devam edersin. eskisinden farklı ama bu sefer, aldığın her soluk için de teşekkür edersin. düşündükçe ne kadar şanslı ve ayrıcalıklı olduğunu, her şey için teşekkür etmek gelir içinden. sırf teşekkür edebilmek için bile inanmaya değer dersin kendine.

eski kelimelerinin bazılarını yeniden sahiplenirsin.

4 Aralık 2012 Salı

little broken hearts

farz-ı muhal ben
aslında başka birisiyim, olduğumdan daha kısa biri mesela
saçlarım daha koyu renkli ve daha gür
gözlerim... o gözlerim yok mu, kısık, yumuk gözler,
ayağımda converse ayakkabılar, elimde bir kitap
oturmuşum bir kafede, arkadaşlarımı bekliyorum,
neşelinin tekiyim ulan, hem de pek hoş sohbetim.

yağmur yağdı üstüme. sosyal engelli insanların yanlış vurgulu devrik cümleleri vardı sonra. kar yağdı üstüme. elimden yanlış birisi tuttu. rüzgar esti, elimdeki yılbaşı süslerini sürükledi boş caddede. koştum yakalamak için, ciğerlerim patladı da yetişemedim.

o kafede arkadaşlarını bekleyen adam olamadım o yüzden. bu kadar melankoli için fazla uzun boyluyum. benden perdeleri asmamı iste merdivensiz, ya da en üst rafa uzanmamı. ama sabit bir ruh hali isteme benden, çünkü veremiyorum. çünkü converse ayakkabılarım yok ve elimde bir kitap varsa o kimseyi beklemediğim için. tek başına seninle olduğumdan daha iyiyim. bir hayal daha sıcak tutuyor bazen boynuna sardığın atkıdan, ayaklarına giydiğin yün çoraplardan. seni kafamda daha temiz kestim, parlıyorsun gün ışığında bütün renkleri.

bugün böyle işte adamım, bu yüzden yarın da böyle olacak.

21 Kasım 2012 Çarşamba

ne me quitte pas


kasım ayının karanlık tünelinden geçtikten sonra, biliyorum beni daha iyi anlıyorsun. karanlığın nedenini bilemesen de, geçtiği zaman rahatlıyorsun, iniyor omuzların. eskisi gibi seviyorsun beni. sana anlatabilir miyim herşeyi? ama gerçekten herşeyi bilmene gerek var mı? araba değilim ki beni almadan önce hasar kaydımı göresin. her insan kadar saçmaydım ben. çemberin dışındaki her insan kadar kayıp, daha fazla değil. kasım aylarında her insandan fazla mutsuzum, kabul. çünkü bir kaç hikayem var, ağlamadan anlatmamın güç olduğu. ama işin güzel yanı, anlatmama hiç gerek yok onları. her anlatılması gereken şeyin duyulması da gerekmez. kelimelerin arasına aktı zehirim. kimseye göstermeden yaktım sayfaları ve küllerini rüzgara bıraktım. kasım ayından son kalan karanlıkları da dün havuzun sularında boğdum. kollarım sızlıyor şimdi, biraz da yorgunum. ama üstünde yemek ve çikolata lekeleri olan bol kıyafetlerinin içinde kamburu çıkmış şişman, korkmuş ve kapanmış çocuk güvende artık. tekrar güvende.

ve pırıl pırıl aklım, yazın çekilmiş bir tatil fotoğrafı gibi.

...

9 Kasım 2012 Cuma

hang on to your IQ

i say i am ok now,
but i keep thinking
what happens to the past
that we all love saying
we ought to leave behind!
what do i do about
all the pricks i have known
all the *icks i have seen
all the sheets that we've kept
rolling and rolling in
i ask if it's ok now?
that i only keep my mouth shut
and i close my eyes when
in the barn we are two hens
and one thinks its alright
he wraps the towel really thight
and we hang around and sit and talk
when all i want is run and hide
to write another paragraph
describing what i see
every hill and every tree
and that person i could be
but now i have a different path
so i try not being a sociopath
it's the age of serious
the time of loyal and proud
so i say i will behave
i swear on my turtle's grave
though turning off what i have
would be killing my other half
i know there's no such switch
still i can avoid being a bitch
and i can sing a better song
glam and blues 've gotten old

31 Ekim 2012 Çarşamba

beautiful feeling

i met him 5 years ago
he was kind, intellectual and madly driven
his story, his situation hit me
i despised him,
i hated and feared everything that he represented
but there was something about him that i craved for
talking to him felt like overdoing junk food or cigarettes or both
i thought about him, i wrote about him,
and i fooled him and tricked him for pleasure
i lied to him over and over just for the fun of it
people get terrible for no reason sometimes
i fell for him now i somehow miss him
if i ever see him again i think of letting him buy me a cup cappucino finally
and maybe let him put his head on my lap later on
and pat him with compassion and feel sorry for him
because he is torn between wanting to be the right guy and following his desires
and because he lived his life like it wasn't his own
and as if he would have a second one to do things right
and that there is not much he can do now to make up for the lost time
maybe i would comfort him somehow by saying all we have is here and now
i would tell him,
we are under the sun and we are in good health
so not all is bad

17 Ekim 2012 Çarşamba

dia de enero


"yeni bir şeyler yapmıyorum bari dil öğreneyim" maceram oldukça güdük bir sonuca ulaştı. t.a.d.'ın ispanyolca kursunu bulduğumda aslında ne kadar da sevinmiştim... yeri yakın, saatleri uygun. sonra düşündüm ve fark ettim ki bu kurs iş çıkışında, haftada iki gün, 3'er saatten, yerleri mozaik, hocası türk bir dil sınıfı. ama bu tablo seni yeterince sıkamadıysa bir de dil kitaplarının o hiç değişmez haydi alışverişe gidelim!, arkadaşımıza tatilden mektup yazalım!, bir apartman dairesi arayalım! gibi okuya okuya ikrah ettiğin konularının günün yorgunluğu üzerine sanki dünyanın en enteresan konuları gibi sana sunulmasını hayal et. işin heyecanı geçti yavaş yavaş. bu önyargılar bir kenara dursun, benim için asıl fantastik olanı sınıftaki insanları sevmeyeceğim konusunda çok emin olmam. bu kadarı beni bile şaşırttı.

this winter,
he takes prejudice
to a whole new level!

dil öğrenmekten çok sınıftaki insanların ne kadar sıkıcı olabileceğine konsantre olmuş durumdayım. sınıfta bulunacağından emin olduğum karakter espri anlayışı olmamasına rağmen komik olmaya çalışan bir bakanlık çalışanı. bir adet doktora yaparken kayışı koparmış, dinlenmek yerine yeni dil öğrenmeye karar vermiş akademik ankara kadını var sonra. yirmili yaşlarına yeni kavuşmuş, o heyecanla sakal bırakmış bir özel üniversite öğrencisi bir ya da iki adet. gael garcia bernal'e aşık olduğu için iki kur ispanyolca öğrenmenin eğlenceli olduğuna karar vermiş bir üniversiteli kızımız da geldi mi, işte al sana haftada 6 saatten insan manzaraları. hoşuna gitti mi?

aslında bu kadar sosyal engelli değilimdir. sadece içimden gelmiyor... ne ispanyolca sınıfındaki yeni insanlar, ne yeni oda arkadaşım, ne de spor salonunda kaslarından muhabbet açabilmek için göz teması arayan adamlar... aslında biliyorum: iletişim kurabildiğimiz ölçüde gelişiriz. ama bu steril cümlenin heyecanı ile içimde o sosyal kamp ateşini henüz yakamadım. bu yüzden dil öğrenme girişimim bir ispanyolca vazgeçilmezi inci kut'lu dakikalar ile kaldığı yerden devam edecek...

not: bu yazı 2011 eylül ayında yazıldı. muhteviyatındaki sosyal özürlerden utanarak onu rafa kaldırmış, kursa gitmekten de vazgeçmiştim. aradan bir yıl geçti, ben kursa başladım. sınıfın bir koridor genişliğinde olması bir yana, sınıftakilerin okul öncesi eğitim modunda gevrekliği gerçekten görülmeye değer. tahminlerimde çok yanılmamışım, hatta bakanlık çalışanını tas tamam tariflemişim. ama öğreniyorum ulan, sınıftakileri de hizaya getirmek üzereyim. hem geçen bakanlık çalışanı bir şey söyledi, iki güldük falan... o kadar da kötü değil yani.


insanlardan hem azameti hem de rezaleti aynı şiddetle beklediği için yıllardır istikrarla arızaya bağlayan bir gencin tarihi geçmiş sosyal sorunlarına ortak oldunuz. 
onur şimdi insanlardan beklentilerini normal seviyelere çekmeyi öğreniyor. 
diğer canlılara karşı sorumluluk duygusunu olgunlaştırmak ve süreklileştirmek için bitki bakımı ve çalan telefonları açma konularında kendini eğitiyor.
ispanyolcada geçmiş zamanlı cümleler kurmaya başladı. 
hala ankarada yaşıyor. 

28 Eylül 2012 Cuma

every single night


link updated, imla corrected, everything's orrayt

geçen haftaya kadar içimde bir kızgınlık vardı. bununla mücadele etmek için yapılacak en doğru davranışı seçerek aile psikoloğumuzu aradım. sekreteri "mr.albert oslo'da bir konferansta, size haftaya randevu verelim" dediğinde yaşadığım şokun etkisiyle elimdeki viski bardağını düşürdüm. kristal viski bardağı onlarca küçük parçaya ayrılmış, viski her yere saçılmıştı. metrekaresi 450 euro olan italyan parkemizi kurtarmak için kaşmir kravatımla yerleri kurulamaya başladım.

yok bu hikaye böyle değildi.

içimde böyle yoğun bir kızgınlık vardı, bir süredir birikmiş. kendime baktığımda görüyorum ki son zamanlarda evde bıt bıt bıt söylenmeye başlamışım. sürekli eleştiriyorum mu ne?! bununla mücadele etmek için yapılacak en ilkokul 5 davranışı seçerek google'a bir soru cümlesi şeklinde döktüm derdimi. iyi olacak hastanın ayağına geldi makale, iyi mi? workaholic wife and critical husband

onun işkolik olmasının kökenleri falan varmış. ama asıl bu eleştirme konusunda ben babam ile olan ilişkimi yansıtıyormuşum bunca zamandır ilişkimize. sürekli eleştiriyormuşum çünkü ben de çocukken eleştirilmişim çokça. of, allah beni davul etsin! gerçekten de bazen kendimi fazla kritik bulduğum oldu şu son bir yılda. ama bu benim sorunum gibi gelmemişti ne yalan söyleyeyim. bu makaleyi okuyunca aklıma coupling'den o sahne geldi.

susan: 
OK, returning from planet Jane, largely because I'm scared. 
what's the problem with your boyfriend? 
 sally: 
it's not a big problem. tiny little character flaw. 
i can kinda forgive him for it. 
but sometimes, i kinda can't, you know? 
 jane: 
absolutely. 
susan: 
been there. 
jane: 
what does he do? 
sally: 
OK, sometimes… actually, all of the time and it's so irritating… 
susan:
what? 
sally:
i can't stop criticizing him! honestly, he's driving me up a wall! 
susan:
uh… if you're criticizing him… isn't that your fault? 
sally:
 yeah, that's right. take his side. 
(coupling - men with two legs)

karşındaki insan seni sevdiği için ve kendisini suçlu hissettiği için bütün eleştirileri kabul etmeye başladığında tam bir yumruk torbasına dönüşüyor. o torbanın içini dışına çıkartsan bile bunun yanlış olduğunu fark edemeyebilirsin. çünkü ortada suçunu kabul eden ve cezayı kesen var. yani aslında sebep ve sonuç ilişkisi gibi görünüyor. aslında öyle değil. aslında sevgilinle sebep sonuç ilişkisi seni hiç bir yere ulaştırmaz. kabul etmek, uzlaşmak ve kontrol edebildiğin şeylere odaklanmak ihtiyacın olan.

peki babama neden b*k attım durup dururken. atmadım, hayır, aslında kendisi oldukça tonton bir insandır. hatta son yıllarda sevgiden, heyecandan gözleri falan doluyor ki ben yerim onu. ama ben çocukken biraz daha öfkeliydi şimdikinden. sigarasının dumanını yukarı üflerken stres içerisinde ayaklarını sallardı. onu salondaki yeşil tekli koltukta o şekilde hayal edebiliyorum, o kadar canlı ki burnuma sigaranın kokusu geliyor. kim bilir ne düşünüyordu?

biraz da mesafeliydi ve bunun farkında değildi çünkü kendi babası ile yakınlık kuracak imkanı ve zamanı olmamıştı. fazlasıyla otoriter ve belirleyici olması gerektiğini düşünüyordu iyi bir baba olmak için. bu da ona cesaret veriyordu yanlış gördüğü her şeyi eleştirmek için. zaten bütün anne babalar böyle değil mi aşağı yukarı? ama babamın biraz sert bir tarzı vardı diyebilirim...

maksat seni kötülemek değil baba, sadece analiz yapıyorum, sallama ayağını iki dakika

son bir yıldır neredeyse her gün babamı, onunla olan ilişkimizi düşünüyorum. bazen onunla konuşuyorum anılara geri dönüp beş yıl, on yıl, yirmi yıl gecikmiş sorular soruyorum. sonra arıyorum onu, sesini duyduğumda içimdeki bütün çekişme bitiveriyor. babamın gölgesiyle savaşıyorum adeta, kendisi ile bir derdim yok.

... 

fiona apple'ın hala hayatta olması beni mutlu etti. bu kadar yıldır uyuşturucu kullanmaktan beyni süngere dönmüştür diye düşünüyordum. o beyin hala harika müzik yapabiliyormuş, buna sevindim. ama yüzü yıllardır kendisine çektirdiği işkencenin etkisiyle korkutucu bir şekil almış. fiona gece karanlık bir yolda görsem seni korkabilirim. bi sandviç ister misin?

7 Eylül 2012 Cuma

edge of evolution

it's not necesarily holywood-worthy now that i am just happy. but it feels awesome to finaly start merging all the sub-personalities that ended up in dead-end streets. all that anger begins to evoprate as i learn to accept my incapabilities. i was just a dude, interrupted. i moved on. i am happy now and i will do anything in my power to maintain.

20 Temmuz 2012 Cuma

human after all

did korra actually lose her bending skills?
WTF! did korra actually lose her bending skills?
i want to have a tattoo. i must have it before i turn to 30. i saw a little bird tattoo on a woman's back today, close to her neck. it looked pretty cool and not so girlish. i might have one. but a bird tattoo... i mean really?
 ***
whenever somebody tells me that i read your something -that something can be anything- i feel kind of high. now, for instance, i feel amazing. because he said he read it all and it was very interesting.
***
being frustrated is tiresome. feeling trapped is gruesome. having a chance to go is awesome. 
 ***
i never regret having an over-active imagination, thought you should know.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

off to the races

sometimes the music in my head is so loud that i can't even hear my own thoughts.
but the times i can i hear them tell me about places i have never been.
and you know some people are so damn rude but still i liked the food on the 57th street.
so send me to destinations which might even fear one, send me like a postcard with lots of stamp on it.
make me fly over the atlantic way too many times so i can kill the urge to go and be happy with staying.

and you know they dropped like flies from the sky even on the day i was born,
but still send me anyway, i will go without questioning.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

you can make it if you try

inspire me, i beg of you...

rüyamda lise arkadaşlarımla buluşuyordum. rüyamda bile söyleyecek bir şeyim yoktu ne garip. karşılarında oturup sadece ne kadar çok kilo aldıklarına şaşırmakla yetiniyordum. bir de rüyamda dans ederken bile perdeleri kapatmam var ki, ben bazen gerçekten kendime çok gülüyorum.

ne zaman rüyalarımdan çok bahsetmeye, onları çok düşünmeye başlasam biliyorum ki gündüzler alabildiğine kuraklaşmış ve kendini tekrar etmeye başlamış oluyor. söyleyecek yeni bir şeye sahip olmadığım için kimi suçlamalıyım peki kendimden başka? yaşadığım şehri mi, etrafımdaki insanları mı yoksa sürdürmeyi yeterli gördüğüm bütün rutinleri mi?

spor yaparak kendini öldürmeye mi karar verdin yine? diye dalga geçiyor. onu ne kadar özlediğimi fark ediyorum. ama onunla yakın zamanda görüşmeyeceğimi de biliyorum. hayatımda ne kadar çok kadın var, ama ne kadar az erkekle iletişim kurabiliyorum, kendime şaşırıyorum. sohbet etmek için bir hemcinsimi aramak bende neden evi ısıtmak için ocağı yakmakla aynı hissi uyandırıyor?

filmlerde gördüğüm adamlar gibi olmak istiyorum. her sabah spor, her öğlen dünyayı kurtarış, her akşam haklı ve gururlu bir yorgunlukla eve dönüş... göze güzel, kulağa hoş gelen bütün detayları ile muhteşem bir yaşam. belki de fazla televizyon izleyerek büyüdüm. belki de güzel olan her şey benim için iyi değil. ama çevremdeki adamlara bakıyorum ve biraz uğraşsalar daha iyisi olurmuş aslında demekten kendimi alamıyorum!

hadi beyler, 
şimdi kaçınız benimle arkadaş olmak istersiniz? 
evet elleri görelim. hadi ama daha iyisini yapabilirsiniz!
olmuyor, olmuyor!

sözlükte idealin tanımı ne ise o olmaya çalışıyorum. kendimi bile kıskandıracak kadar güzel bir adam ve güzel bir hayat. karşımdaki adamlar da benim bu kendimle yarışımdan korkuyorlar (diye düşünüyorum, tam da bir fikre sahip değilim.) ve özellikle de siz, yakın arkadaşlarımın erkek arkadaşları, özellikle de sizinle iyi anlaşamıyoruz. inanın ben artık denemekten yoruldum.

"ne dalga geçmesi, hepsinden daha hızlı büyüdüğün için seni kıskanacaklar" diyorum. bana bakıp "ama arkadaşlarımın beni kıskansın istemiyorum" diyor gözleri dolu dolu. iki dişinin arasındaki boşluğa ve elimde yeni düşmüş süt dişine bakarken söylediğimden utanıyorum. bazen insan kötü bir şey söylediğini çok geç fark eder ya...

kendimi sürüklemekten yoruluyorum, evet. ama ya kendimden memnun olduğum o an olması gerektiğinden erken gelirse? olduğun gibi olmak şarkılardaki kadar melodik, tatlı değilse ya? aradan yıllar geçtiğinde içten içe kuruduğumu görürsem ve geri dönmek için çok geç olursa?

işte bu yüzden sabahları erken kalkmayan insanları anlamıyorum, bu yüzden dumanlanıp gevşemek bana hiçbir zaman iyi gelmiyor, bu yüzden yavaş yürüyemiyorum yolda ve bu yüzden onu herkesten iyi ben anlıyorum ve bu kadar çok seviyorum.

bu yüzden hep en yakın çıkışın yolunu planlıyorum dostum, bunu anlıyor musun?

15 Mayıs 2012 Salı

la dolce vita

tek istediğim sıradışı olmak...

21 Mart 2012 Çarşamba

flower power

bitemeyen kış boyunca sıkıldığım için baharın ilk ışıkları ile yine kaçıyorum. bu sefer tatil süsü verilmiş alternatif yaşam şekilleri araştırması yapmaya kuzey amerikaya. heyecanlıyım, mutluyum, kendime bekleyecek yeni bir seyahat yarattığım için minnettarım. ama tatil öncesi araştırmasını biraz abarttım galiba.

mükemmeliyetçi pek çok insan gibi bana da zamanında obsesif-kompulsif bozukluk tanısı konulmuştu. yani kadın koyar gibi oldu, ama ben üstüme alınmadım (ben o sırada basmalı kumaştan, bebe yakalı ve neredeyse bileklerine kadar uzun etekleri olan elbisesi ile hipnoza girmiştim). zamanla hayat mükemmeli katlayıp ağzıma soktu, haddimi bilmeyi öğrendim, kusuru kucakladım vesaire... ama bazı alışkanlıklar baki kaldı maalesef. dün kalacağım otelin sokak görüntüsünden arabayı nereye çekeceğime bakarak, kiralayacağım arabanın mil başına ne kadar yakacağını araştırarak, yol üstünde restoranlarda mega-kalorili yiyecekler dışında ne bulabilirim diye seyahat bloglarını okuyarak kendimi o kadar sıktım ki beynim öğlen güneşinde bira içmişim gibi sızladı. demezler mi adama be cool!

aslında ben sırt çantacı bir kişiliktim, ne zaman bu kadar detay delisi oldum bilmiyorum. sanırım bu seyahat forum siteleri yüzünden. o detaylı anlatımlar, o olmazsa olmaz bilgileri, o akıllara gelen en gerzek sorunun bile 3 yıl önce sorulduğunu ve cevaplandığını görmek ve heyecanla okumak... ama nerede kaldı bilinmezin karındaki kelebekleri ha? nerede kaldı ben bunları anı olsun diye yaşadım bakış açısı? nerede o hippi hallerin ve saçlarında çiçekler sorarım sana? bu yeni farkındalık hali ile geçen hafta hırpalamamak için kendimi zor tuttuğum otel resepsiyonisti ile ilgili duygularımı internete "döşenmekten" vazgeçtim. hatta şöyle ki, internette herhangi bir tüketim şeklini eleştirmekten tamamen vazgeçiyorum.

biliyorum bu gelişme şok etkisi yaratacak ve dünya henüz buna hazır değil...

ama insan "eleştir" dediğinde gerçekten çirkinleşiyor. bir de "anonimlik" perdesi çekildi mi, insanın ağzı torba değil, büzülmüyor. sonra her yerde bir puanlama, her yerde bir not. o 10 üzerinden 5.7 gördüğün anın geri dönüşü de yok işte; en kötü yorumlar ne demiş merak ediyorsun. bunu yaparken de olayın gerçek amacını unutuyorsun. gerçekten erişime açık ve objektiflikten uzan çok fazla bilgi var. fazla!

bir ben eksik olayım dünya, derin bir nefes al şimdi ve rahatla.

8 Mart 2012 Perşembe

wild ones


arabamı park edip iki adım atıyorum ve iş arkadaşımı görüyorum. bana son üç haftadır ne kadar yoğun olduğundan bahsediyor. yoğunluğunu yüzüme vuruyor adeta, beni yoğunluğuyla seyreltiyor. o an o kadar kıskandığımı hissediyorum ki kendimden utanıyorum. takip eden 15 dakika içinde arkadaşımın başına saçma sapan, kötü bir şey geliyor -çok kötü değil, şu üstünde göz var diyeceğin türden. benim yüzümden oldu diye oturup üzülüyorum -kıskandım ya gözüm değdi işte. ben böyle kazık kadarım, böyle kaç yaşına gelmişim ve oh bebeğim, nasıl da bu yaşımda bu kadar böyleyim ama ben...

ve evet bu aralar ben olmak çok eğlenceli değil. çünkü iş falan filan. ve evet size mezun olduğumdan bu yana tam 4 kez başvurdum ve bir kez bile beni aramadınız. o mutlu teras pozunda ben de olabilirdim. ama kabullenmek üzereyim ki o fotoğrafa yakışmazdım. yine de yanlış yerdeyim diye kendimi dürtmekten vazgeçemiyorum. ama tanrı saklasın teras pozunuzu, kıskanmıyorum. bunlar, bu hisler hep kişisel. aman ha size de gözüm değmesin.

23 Şubat 2012 Perşembe

nantes

aklım bir hikayeye takılıp kaldı. bir türlü sonunu getiremiyorum. mutfak kapısının önüyle evin kapısının arasındaki iki adımlık mesafede sıkışıp kaldım. oradan kurtulmak için sürekli uçak bileti, otobüs bileti ve günün fırsatı herşey dahil otellere bakıyorum. herşey dahil oteller benim bu aralar en son gitmem gereken yerler. tüketimin, ekstra kalorinin ve kişisel hedeflerden uzaklaşmanın tapınağı gibiler çünkü. tam da bugün oldukça havalıyım, geçen yıl ve ondan üç yıl önce aldığım iki takım elbisenin pantolonunu daraltmaya götürüyorum akşam, yoldan çıkmamam gerek. dünya üzerinde kapladığım hacim azaldıkça, kendime olan inancımın hacmi daha da artıyor çünkü. ama buz içinde yaşamaktan o kadar yoruldum ki, dokuz on saat -neyse- otobüste çalkalanıp lara'nın kumlarında mevsimleri şaşırmak istiyorum. bir kurtulsam şu iki adımlık mesafeden...

2 Şubat 2012 Perşembe

stop trying

mezarlık ziyareti yaptım. geçmişi andım biraz. bazen iyi geliyor.

benim çok önemli şeyler yapmam lazım. çok muhteşem kararlar vermem, çok harika seçimler yapmam lazım.

sadece nereden başlayacağımı bilmiyorum.

4 Ocak 2012 Çarşamba

brandy alexander

aynı ortamı paylaştığın biri hakkında bilmen gerektiğinden fazlasını bildiğinde ve bu bildiklerini hiçkimseye anlatmaman gerektiğinde işler biraz karışıyor. bazı sırlar garip bir şekilde kendini açığa çıkartıyor. sonra sen bu bilgi ile ne yapman gerektiğini bilmiyorsun. anlatmak istiyorsun birine ama bilginin kaynağı da kendisi kadar sansasyonel. boşvermeye çalıştıkça bazı şeyler daha çok gözüne batıyor.

o adamın altındaki arabayı alacak parayı nasıl kazandığını biliyorum. bunu herkese anlatmak istiyorum. hey bakın bu adam var ya, nasıl bu kadar parası var biliyor musunuz?! ne haddime, ayrı bir konu tabi. benim altımdaki arabayı hangi parayla aldığım da bir başkasının "kriterlerine" uymayacaktır belki de.

kafamı da karıştırıyor biraz. kıskanıyor muyum? çünkü ona baktığımda gördüklerim bildiklerimden çok farklı. bir insan seni sinir ediyorsa, onu rahatça etiketleyebilmen için şişman ve itici olması en uygunudur. 

not: iki yüzlülük kontenjanım, yobaz olma hevesim ve küçük şehir insanı komplekslerim varmış gizli bir köşede, bilmiyordum. törpülemeye çalışıyorum. bu haftaki hedefim ona gülümsemek ve iyi günler demek.