24 Ekim 2011 Pazartesi

fine and mellow


insan ne verirsen kaldırır. kafama dank ediyor 8 metrekarelik odanın içerisinde. dışarıda her cuma olduğundan daha da berbat bir ortam, çölden gelen sıcak ve kum fırtınası. insanı bezdiren o rüzgarlar geri gelsin diye diliyorsun. tekrar güneşi çıplak gözle göremediğin, ufuk çizgisinin kahverengi tonlarında kaybolmadığı, dışarıda yürürken ağzının içine kum tanelerinin girmedi o boktan rüzgarlı günlerden biri olsun diye diliyorsun. konteynırların rüzgarda sürekli eğilip büküldüğü, bitmeyen uğultunun getirdiği baş ağrılarından kaçmak için yine turuncu haplardan medet umduğun o rüzgarlı günlerden biri olsun. yeter ki bu kum fırtınası olmasın. çünkü hava basık, nefes almak güç, pencerenin pervazından içeri sızan kumlar yatağımın ayakucunu ufak bir kum havuzuna çevirmeye başlamış bile.

ve ben o zaman diyorum ki, insan dediğin ne verirsen kaldırır. ben, burada, bu oda... bu hayat gerçekse ve aklımı kaybetmiyorsam, insanın uyum sağlayamayacağı hiçbir şey yok aslında.

vazgeçilmez olarak kabul ettiğim bütün o teferruatla birlikte alıştığım hayat beni terk ettiğinde, omzuna yaslanacağım tek bir kişi kalmadığında, beni öperken gözlerini kapatan kadının sesini bile duyamadığımda bile ölmüyorsam, demek ki tahmin ettiğimden çok daha fazlasına tahammül edebiliyorum.

ve hatırlıyorum tutku, hırs, kıskançlık ve özlemle yüklü kelimeleri, devrik cümleleri. kendimi yabancılıyorum. şımarık olduğumu düşünüyorum ve tatminsiz.

onu özlüyorum. fırtına bitse. belki kumsala giderim. ve ayaklarımı suya sokarım. belki o da suya sokar ayaklarını aynı anda. bu şekilde, dokunmuş oluruz birbirimize.

en sevdiği albümlerden biri çalıyordu aklında. kulaklıklar olmadığında hep kendine çaldığı albümlerden biriydi ve bu şarkılar kesinlikle tarçın kokuyordu. eve gitmek elmalı turtadan da tatlıydı. eve gitmek ve onun da evde olacağını bilmek...

12 Ekim 2011 Çarşamba

shuffle

bazen tatlı tatlı bir tepeden aşağı yuvarlayarak bazen de sırtının ortasında patlayan tekmelerle yokuş yukarı sürerek hayat herkesi bir yerlere getiriyor. kimin daha iyi kimin daha kötü bir hayatı olduğunu bilmiyorum; böyle bir karşılaştırma yapılabilir mi bundan bile emin değilim.

sadece şunu biliyorum, bugün ve bugünün alternatifleri birbirine hiç benzemiyor. ben çok farklı yerlerde, çok farklı insanlarla, çok farklı bir çarşamba yaşıyor olabilirdim. sanırım bazıları bundan daha aydınlık olabilirdi, daha net en azından. eminim bazıları da bundan çok daha gri olurdu. ama ben bu çarşambanın içindeyim. hayatımı paylaştığım kadın, benden bir şekilde vazgeçmemiş arkadaşlarım, faturalarımı ödeyen ama ne olduğunu hala tam anlayamadığım işim, cümle içinde "casual" dediğimde "casualını yesinler" diye benimle dalga geçebilecek kadar beni içselleştirmiş bir kaç iş arkadaşım, her nasılsa artık çok hoşuma giden deri iş ayakkabılarım, işten çıktığımda 10 dakikada ulaşabildiğim evim(iz)... bulunduğum anı algılamak için kemikleşmiş düşüncelerimin birbirine sürtünüp parçalanırken açığa çıkarttığı enerji ile geçmişim ve geleceğim sürekli dalgalanıp duruyor. şimdiyi bütün boyutları ile kabullenmeye çalıştıkça her şeyi daha da karmaşık hale getiriyorum.  

... neden sonra dünyamızdan milyonlarca yıl uzakta ve farklı bir zamanda, alternatif tüm yaşamları anlaması ve anlatması fazlasıyla kafa karıştırıcı bir biçimde birbirleri ile çarpıştı, birbirlerine karıştı ve kristalleşerek daimi bir şekle ve asla bozulmayacak bir sessizliğe kavuştu. kristaller uzaktan bakıldığında uçuk pembe küçük kar tanelerine benziyordu. bütün bunlar olurken o sadece kulaklarında önemsenmeyecek kadar cılız bir çınlama hissetti...