biraz korkutucu, bir sabah uyanmak ve tamamiyle farklı şeyler istediğini fark etmek. hiçkimse bir gecede değişmez. ama değişim bazen dalga dalga gelir. sütliman bir peyzaj birden kırılıp parçalanmaya başlar ve bu kadar derin bir fırtınanın nasıl koptuğunu anlayamazsın.
bazı insanlar vardır mesela, bir sabah uyandıklarında gitmenin vakti geldiğini anlar. çocuklarına son bir kez bakmadan bir çanta ile terk eder üzerine kat kat örülmüş hayatını. neden terk ettiğini kendisi de bilmez. sadece saati gelmiştir, vaktidir artık değişmenin.
bazı insanlar vardır, kendine ve tanıdığı herkese yalan söylemekten yorulur. ne pahasına olursa olsun kendisi olmaya karar verir, sadece ve sadece kendisi. olması gereken kişiye sahip çıkamadığı için, bunca yıldır arka duramadığı için pişmanlıkla, daha da geciktirmeden son verir sahte hayatına ve günün sonunda başını yastığına koyduğunda bebekler gibi uyur. çünkü yalan bitmiştir artık.
bu sabah uyandığımda hayatımda hiçbir şeyi değiştirmeyeceğimi bilerek uyandım. içimdeki yaz sabahının bitmesi yeni değil. o kadar fazla hayalim vardı ki, defterler dolusu, şimdi kendimle bir türlü barışamıyorum. kendime verip de tutamadığım sözler için hayatı zehir ettim kendime.
aslında bu sabah uyandığımda hayatımda nelerin değişebileceğine dair en ufak bir fikrim olmadan uyandım. sadece bu aymazlığın farkına varamayacak kadar kendimle dolup taştığım için günün sonunda hala taş taş üstünde durduğu için sevineceğime üzülmem gerektiğini düşünerek uyandım.
tanımadığım bir ses var içimde "beni unuttun mu?" diyor. evet unutmuşum, adını bile hatırlayamıyorum. istasyon caddesini hatırlıyorum, sürüklenen bavulun tekerleklerinin çıkardığı sesi. gözlerim dolmuyor ama burnumun direği sızlıyor garip bir özlemle. bu kaçış isteği bana kendimden daha tanıdık. bileklerime kadar yükseliyor sel suları. ama ayaklarım hala yere basıyor. sular çekilinceye kadar gözlerimi kapatıp bekliyorum. sadece nefes alıyorum ve bekliyorum.
ben hiç kimseye, kendime olduğum kadar hoyrat olmadım. bu şehir yüzünden kendime hiç kimseye davranmadığım kadar kötü davrandım. bir sabah kalktığımda, oldukça erken bir saatte sabah uçağını yakalamak için, bir daha bu şehire ne zaman döneceğimi bilmemek istiyorum.
bunu istediğim için beni suçlayabilir misin?
ben kendimi suçlayabilirim. hayatta olduğuma mutlu olmadığım her an için kendimi suçlayabilirim.
26 Ocak 2013 Cumartesi
what the water gave me
tam iki saat olmuş, adam karşımda hız kesmeden konuşuyor. zaten adamın hiperaktiflikten çok deliliğe daha yakın olduğuna kanaat getirdiğim bir anda alnına küçük, siyah bir bant yapıştırıyor. güneş geldiğinde oradaki yara izini kapatmak içinmiş. ben o bandın elektrik bandı olduğuna neredeyse eminim. sonra diyor ki: aklındakileri yazdın ve onları birilerinin bulabileceği bir yere bıraktıp arkanı döndün, ama evren onları benimle birlikte sana geri getirdi. bunun bir anlamı olmalı. bu senin için bir işaret olmalı...
okuyan kişiler -ki eğer varsa- için ne anlama gelebileceğini bilmeden yazıyoruz ve yazdıklarımızı karanlığa atıyoruz. fakat yazı asla sonsuza dek karanlıkta kalmıyor ve bilinçli ya da bilinçsizce bunun farkındayız. tanımadığımız ve yazdıklarımızı okuduğunda ne hissettiğini bilmediğimiz insanların bizi anlaması, anlamasa da iki dakikasını ayırıp sesimizi duyması ümidi ile yazıyoruz belki de. ben yıllarca kendim için yazdığımı düşünürdüm. çünkü yazmak kafamı toplayabilmenin, kendime biraz uzaktan bakıp nelerin yolunda gitmediğini anlayabilmemin tek yoluydu. fakat hiçkimsenin okumasını istemiyorduysam, neden atamıyorum o bagajımdaki defterleri.... içindeki şeyler o kadar aptalca ki, okumaya çalıştığımda adeta gözlerim yanıyor. ama atamıyorum. çünkü birileri sesimi duyar diye yazmışım belli ki. ve birileri sesimi duydumu hala emin olamıyorum.
boş bir sokakta bir bankta oturup fısıldamak, ya da pencerenin ardında devinen sokağı izleyerek kendi kendine düşünmek yerine yazmayı seçiyoruz. bizi duymaya hazır birileri şu anda yoksa bile belki ileride olur diye düşünerek, potansiyel bir okuyucunun varlığına inanarak belki de. fakat biri okuduğunda yazdıklarımızı, neler hissediyor çoğunlukla bilmiyoruz. kelimelerimiz bir havai fişek gibi mi yoksa el bombası gibi mi patlıyor okuyanın aklında. kelimelere dökülen acılarımız, sıkıntılarımız ve özlemlerimiz okuyanın da canını mı yakıyor, haline şükür mü ettiriyor, yoksa onları bile kıskanan ve hiç yaşamayamadığı kalp ağrılar için üzülenler mi oluyor?
gerçek birer yazar olmadığımız için sorumluluk duygumuz zayıf ve disipline sahip değiliz. canımız istediği zaman, istediğimiz kadar yazıyoruz. bir gün keyfimiz yazmaktan yana kaçarsa da kepenkleri indirip veda bile etmeden gidiyoruz. aslında fikirler kelimelere dönüştüğü ve bir yere yazıldığı andan itibaren artık tam anlamıyla bizim olmuyor. yazdıklarımız -eğer varsa- okuyan kişiler ile ortak mülkümüz haline dönüşüyor aslında. ortak mülkün de bazı sorumlulukları var fakat biz bunu çok da önemsemiyoruz.
bu hercai yazma aşkımız söndüğünde, eyvallah bile demeden giderken aslında samimyetimize ve dostluğumuza alışmış birilerini yüz üstü bırakıyoruz belki de, haberimiz olmuyor. hiçbir yazı aslında tamamen karanlıkta kalmıyor ve bu yüzden de hiçbir yazar tamamen sorumluluktan muaf değil.
okuyan kişiler -ki eğer varsa- için ne anlama gelebileceğini bilmeden yazıyoruz ve yazdıklarımızı karanlığa atıyoruz. fakat yazı asla sonsuza dek karanlıkta kalmıyor ve bilinçli ya da bilinçsizce bunun farkındayız. tanımadığımız ve yazdıklarımızı okuduğunda ne hissettiğini bilmediğimiz insanların bizi anlaması, anlamasa da iki dakikasını ayırıp sesimizi duyması ümidi ile yazıyoruz belki de. ben yıllarca kendim için yazdığımı düşünürdüm. çünkü yazmak kafamı toplayabilmenin, kendime biraz uzaktan bakıp nelerin yolunda gitmediğini anlayabilmemin tek yoluydu. fakat hiçkimsenin okumasını istemiyorduysam, neden atamıyorum o bagajımdaki defterleri.... içindeki şeyler o kadar aptalca ki, okumaya çalıştığımda adeta gözlerim yanıyor. ama atamıyorum. çünkü birileri sesimi duyar diye yazmışım belli ki. ve birileri sesimi duydumu hala emin olamıyorum.
boş bir sokakta bir bankta oturup fısıldamak, ya da pencerenin ardında devinen sokağı izleyerek kendi kendine düşünmek yerine yazmayı seçiyoruz. bizi duymaya hazır birileri şu anda yoksa bile belki ileride olur diye düşünerek, potansiyel bir okuyucunun varlığına inanarak belki de. fakat biri okuduğunda yazdıklarımızı, neler hissediyor çoğunlukla bilmiyoruz. kelimelerimiz bir havai fişek gibi mi yoksa el bombası gibi mi patlıyor okuyanın aklında. kelimelere dökülen acılarımız, sıkıntılarımız ve özlemlerimiz okuyanın da canını mı yakıyor, haline şükür mü ettiriyor, yoksa onları bile kıskanan ve hiç yaşamayamadığı kalp ağrılar için üzülenler mi oluyor?
gerçek birer yazar olmadığımız için sorumluluk duygumuz zayıf ve disipline sahip değiliz. canımız istediği zaman, istediğimiz kadar yazıyoruz. bir gün keyfimiz yazmaktan yana kaçarsa da kepenkleri indirip veda bile etmeden gidiyoruz. aslında fikirler kelimelere dönüştüğü ve bir yere yazıldığı andan itibaren artık tam anlamıyla bizim olmuyor. yazdıklarımız -eğer varsa- okuyan kişiler ile ortak mülkümüz haline dönüşüyor aslında. ortak mülkün de bazı sorumlulukları var fakat biz bunu çok da önemsemiyoruz.
bu hercai yazma aşkımız söndüğünde, eyvallah bile demeden giderken aslında samimyetimize ve dostluğumuza alışmış birilerini yüz üstü bırakıyoruz belki de, haberimiz olmuyor. hiçbir yazı aslında tamamen karanlıkta kalmıyor ve bu yüzden de hiçbir yazar tamamen sorumluluktan muaf değil.
4 Ocak 2013 Cuma
biological
beni iyileştiren herşeye kapım sonuna kadar açık...
orta doğu kültürünün yakın vücut çalımlı iletişim biçimlerine inat ben sarılmaktan, kol kola girmekten, safları sıkılaştırmaktan rahatsız oluyorum. fakat itiraf ediyorum; dokunulmaktan pek hoşlanmayan, herkesin yanak yanağa şöpürdediği ortamlarda 3 metre kol mesafesini koruyarak el sıkan ben, masajın her dakikasında farklı bir huzur buluyorum. sanki vücudum oraya parça parça gidiyor ve tek bir bütün olarak çıkıyor. o kadar mutluluk verici ki...
çekingenliği atmam biraz zaman aldı, doğruya doğru. birinin önüne uzanmak ve para karşılığı kendini "mıncırtmak"ne kadar etikti? yemişim etiği. bu zamana kadar masajsız geçen günlere yanıyorum diye rakı kadehimi kaldırasım var. tabi insanın masaj deneyimi bu konuda neler hissettiğini çok etkiliyor. mesela iş yerinden en yakın arkadaşım kunteper'e masaj yaptırmaya gidiyorum desem hemen mutlu sonla bitip bitmediğini sorar. zira yüksek maaşlı erkek dediğin para karşılığı ne yapsa mubah olduğuna inandırıldığı bir zümrenin güzide elemanıdır. ama benim masaja burun büküşüm ilk yaptırdığım masajların dandikliğinden kaynaklıydı.
acaba antalya'da hamamda başıma gelen hunharca sıkıştırma, çekiştirme ve ezme hareketleri yaptırdığım ilk masaj olabilir miydi? ölüleri böyle mi yıkıyorlar acaba diye düşündüren canhıraş bir deneyimdi gerçekten. fakat gerçek bir spa'da yaptırdığım ilk masajın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. yani iri yarı insanların daha az acı hissettiğine dair bir yanılgı vardır ki, bu konudaki düşüncelerim bu satırlara sığamaz. fakat o minyon kadının kerpeten gibi ellerinin altında acıdan başka bir şey hissetmediğimi hatırlıyorum.
fakat nihayet bir gün doğru bir elden masajın ne demek olduğunu öğrendim. işte o gün bugündür masaj resmen bende alışkanlık yaptı. zaten self-indulgent piçin tekiyim. nerede zevkli bir şey varsa o konuda ifrat sınırlarını zorlamak zorunda hissediyorum kendimi. ama bu yeni alışkanlık, durmadan yemekten (bıraktım), zincirleme sigara içmekten (bıraktım), zincirleme içki içmekten (bıraktım), yeni tarifler deniyorum diye tepsi tepsi muffin ve cupcake pişirmekten (bıraktım sayılır) ya da ölümüne spor yapmaya çalışmaktan (bırakmasam iyiydi) çok daha farklı.
bir kaç ayır aynı masörden masaj alıyorum. pek çok erkek arkadaşım bir masörden asla masaj almak istemeyeceğini söylüyor sürekli. hatta en son duyduğum bir yoruma çok güldüm: neden rahatsız oldun masörden dedim, erkekti, nefes alıyordu falan dedi. enteresan tabi, insanların hayal gücü oldukça canlı. ben zaten bu tür şeyleri kafama takmam. ama zaten spa'da masör gelince rahatsız, masöz gelince baba olmuyoruz. bence burada bir yanlış anlama olmuş, almış yürümüş beyler.
masaj sırasında konu "birileri seni elliyor hajı" değil. masaj yaptırdığım o 45 dakika hayatımın -bak en abartılı kelimeleri seçiyorum- en rahatlatıcı, en huzur verici dakikalarından. belirli bir ritim ve bütünlük içerisinde yapılan masaj insanın kendi vücudunu algısını değiştiriyor. sadece seninle ilgili, sadece sen merkezli geçen 45 dakika! günümüz dünyasında ne kadar az bulunur, bilir misiniz a dostlar? özellikle aklımdan bütün gereksiz düşünceleri uzaklaştırdığımda hissettiklerim gerçekten muhteşem. zihnimi kurcalayan, her şey birer birer kendini gösteriyor bana. onlara bakıyorum, onları tanıyorum ve sanki görünür olunca önemini yitiriyor bazıları.
özellikle benim gibi posttravmatik sıkıntılar geçirmiş insanlar için masaj terapisinin ne kadar iyileştirici olduğunu okuyorum pek çok makalede. birinin belirli sınırlar içerisinde bana dokunması, bu sınırların aşılmayacağına karşı bende bir güven duygusunun inşaa edilmesi, bu güven ile nihayet kendimi serbest bırakabilmek bana iyi geliyor.
böyle işte, keyfime diyecek yok. anlatmasam dilim şişerdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)