tam iki saat olmuş, adam karşımda hız kesmeden konuşuyor. zaten adamın hiperaktiflikten çok deliliğe daha yakın olduğuna kanaat getirdiğim bir anda alnına küçük, siyah bir bant yapıştırıyor. güneş geldiğinde oradaki yara izini kapatmak içinmiş. ben o bandın elektrik bandı olduğuna neredeyse eminim. sonra diyor ki: aklındakileri yazdın ve onları birilerinin bulabileceği bir yere bıraktıp arkanı döndün, ama evren onları benimle birlikte sana geri getirdi. bunun bir anlamı olmalı. bu senin için bir işaret olmalı...
okuyan kişiler -ki eğer varsa- için ne anlama gelebileceğini bilmeden yazıyoruz ve yazdıklarımızı karanlığa atıyoruz. fakat yazı asla sonsuza dek karanlıkta kalmıyor ve bilinçli ya da bilinçsizce bunun farkındayız. tanımadığımız ve yazdıklarımızı okuduğunda ne hissettiğini bilmediğimiz insanların bizi anlaması, anlamasa da iki dakikasını ayırıp sesimizi duyması ümidi ile yazıyoruz belki de. ben yıllarca kendim için yazdığımı düşünürdüm. çünkü yazmak kafamı
toplayabilmenin, kendime biraz uzaktan bakıp nelerin yolunda gitmediğini
anlayabilmemin tek yoluydu. fakat hiçkimsenin okumasını
istemiyorduysam, neden atamıyorum o bagajımdaki defterleri.... içindeki
şeyler o kadar aptalca ki, okumaya çalıştığımda adeta gözlerim yanıyor.
ama atamıyorum. çünkü birileri sesimi duyar diye yazmışım belli ki. ve
birileri sesimi duydumu hala emin olamıyorum.
boş bir sokakta bir bankta oturup fısıldamak, ya da pencerenin
ardında devinen sokağı izleyerek kendi kendine düşünmek yerine yazmayı
seçiyoruz. bizi duymaya hazır birileri şu anda yoksa bile belki ileride
olur diye düşünerek, potansiyel bir okuyucunun varlığına inanarak
belki de. fakat biri okuduğunda yazdıklarımızı, neler hissediyor çoğunlukla bilmiyoruz. kelimelerimiz bir havai fişek gibi mi yoksa el bombası gibi mi patlıyor okuyanın aklında. kelimelere dökülen acılarımız, sıkıntılarımız ve özlemlerimiz okuyanın da canını mı yakıyor, haline şükür mü ettiriyor, yoksa onları bile kıskanan ve hiç yaşamayamadığı kalp ağrılar için üzülenler mi oluyor?
gerçek birer yazar olmadığımız için sorumluluk duygumuz zayıf ve disipline sahip değiliz. canımız istediği zaman, istediğimiz kadar yazıyoruz. bir gün keyfimiz yazmaktan yana kaçarsa da kepenkleri indirip veda bile etmeden gidiyoruz. aslında fikirler kelimelere dönüştüğü ve bir yere yazıldığı andan itibaren artık tam anlamıyla bizim olmuyor. yazdıklarımız -eğer varsa- okuyan kişiler ile ortak mülkümüz haline
dönüşüyor aslında. ortak mülkün de bazı sorumlulukları var fakat biz
bunu çok da önemsemiyoruz.
bu hercai yazma aşkımız söndüğünde, eyvallah bile demeden giderken aslında samimyetimize ve dostluğumuza alışmış birilerini yüz üstü bırakıyoruz belki de, haberimiz olmuyor. hiçbir yazı aslında tamamen karanlıkta kalmıyor ve bu yüzden de hiçbir yazar tamamen sorumluluktan muaf değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder