bu hafta ülkelerden kanada, öğünlerden sabah kahvaltısı, elimde akçaağaç şurubu var ve mis gibi kreplerin üzerine döküyorum. hayal bu ya, saçlarım da turuncu ve gözlerim buz mavisi.
27 Aralık 2011 Salı
greenwich mean time
herşeyin daha iyi olacağına inanmam gerektiğine inanmak için zorluyorum kendimi. sürekli kaçma isteğimi anladılar, o yüzden kaybettiler valizimi. uluslararası bir komplo bu beni yerime sabitlemek için.
13 Aralık 2011 Salı
spa
biraz daha buhar... herşey yolunda...
iş para kazanmak için yaptığın kontrollü ve kontrolsüz eylemler bütünü. iş yeri günün büyük bölümünü geçirdiğin mimari açıdan muhakkak ki sakat mekan. iş arkadaşlığı zaman bazında yoğun kalite bazında az yoğun bir insan ilişkisi türü. üstündeki adam trafikte önüne kıran, alışveriş merkezinde ayağına basan, otobüste yanına oturup uyurken omzuna yıkılan adamlar gibi, sıradan biri. seni takdir edemiyorsa, bırak öbürüne bayılsın. sonunda onun da kafası basar bir gün. basmazsa sonunda sen basar gidersin. iş yerinde kötü geçen bir gün, sadece kötü geçen bir gün. nükleer santralde ya da ne bileyim bir hastanede çalışmıyorsan, iş yerinde geçen kötü günün sonunda kimse ölmüyor. yani abartacak bir şey yok.
bunları koluma dövme mi yaptırsam?
fazla uzun. sadece "s.ktir et" yazsam, o da olur sanırım.
30 Kasım 2011 Çarşamba
no pressure over cappuccino
ben artık o
evde yaşamıyorum.
aradan tam 3 yıl geçti.
çok mutlu bir akşamım onun çok mutsuz bir akşamı ile kesişti. beni bu kadar iyi görmenin onu ne kadar incittiğini ağzının kenarındaki o küçük dalgalanmalarda gördüm. çok da mutlu olmadığını sesindeki titremeden okudum. ve söylediğinden bir cümle fazlasını bile merak etmedim. elini iki elimin arasında sıktım ve kendisine iyi bakmasını söyledim.
sonrasında ne oturup onu düşündüm uzun uzun, ne de geçmişi baştan sona yaşadım kendi karanlığımda. bu yazdıklarımı da yazasım yoktu. ama geçen yılların hatırına dedim, son bir kez...
hayatımda "aklıma gelmediği gün geçecek mi?" diye sorduğum sadece bir kaç şey geldi başıma. o, bunların içinde belki de en kötüsüydü. aklıma gelmediği gün geçiyor, ne şüphe. ama asıl önemli olan bu değil. aklıma gelmesi benim için hiçbir şey ifade etmiyor. kızgın değilim. kırgın değilim. hatırlıyorum ve biliyorum sadece. sonrası boş bir his. sanırım bir insan böyle bitiyor.
24 Kasım 2011 Perşembe
she left home
![]() |
| bu fotoğrafı abdullah ile gece eve dönerken yolda durup çekmiştik. qouf vadisi. abdullah oradaki kontrol memurlarıyla muhabbete girip ikimiz için birer bardak yeşil çay almıştı. |
sağlıklı bir yasam için yapmamız gereken ve akla o kadar da sağlıklı gelmeyen pek çok şey var. mesela iç organlarımızın sağlıklı çalışması için her gün en az 3 litre su içmemiz gereklidir diye önerilmiş. bu önermenin bilimsel bir ispati var mı peki? w.h.o. böyle önermiş, ama optimum su miktarını şu araştırma kesin olarak tespit etmiş diye bir dava yok. ayrıca günde 3 litre su içen bir insan kaç kez tuvalete gitmek zorunda kalır düşünen var mı? en az 6-7 kez. bu insan da ev kuşu değilse bu ihtiyaç molalarının en az 3-4 tanesi umuma açık bir wc de karşılanacak demektir. e ne oldu bizim sağlıklı yaşama?
sağlıklı beslenme düsturu var mesela insanlara kazandırılmaya çalışılan. ama bir derya deniz konu ki aklın dursun. tamam kızartmalara, şekerli ekmekleri olan yanında patates kızartmalı amerikan intiharlarına, kimyasal cenneti, şeker deryası içeceklere veda ettik etmesine. ama zararlılar listesi büyüdükçe büyüyor ve sonu gelmiyor. şimdi gerçekten çikolata hiçbir faydası olmayan ve hayattan çıkartılması gereken bir gıda olabilir mi? bunu hangi aklı selim sahibi önerebilir?
yine bu sağlıklı beslenme dünyasında bir detox var. aslında vücudumuz normal beslendiğinde kendini sürekli detox ediyor. ama garip çorbalar, su ve meyveden oluşan detox diyetleri geziyor elden ele. o da bizi kesmediyse artık bir de retox var! evet, evrimsel süreçte avcı yapımız metabolizmamızı yoğun et tüketimine ayak uyduracak şekilde ayarlamış az da olsa. biz ot kök yiyerek yaşarken aslında vücudun ihtiyaçlarını tam karşılayamıyormuşuz. bu yüzden ayda iki gün tıpkı mağarasından yeni kaçmış bir ilk insan gibi et tüketmeliymişiz. sağlık için sabah koşuları, maydanoz suyu ve mikrodalga fırının aforoz edilmesi gibi konulara hiç girmiyorum.
ama ilginç bi konu var, sağlıklı ve hatta mutlu bir yaşam için yine uzmanlar öneriyor, ölümü hergün hatırlamak. bunu öneren sadece psikologlar da değil, din adamlarının da en favori önerisidir. geçen gün katıldığım bir cenazede madonna’nın 80’ler turnesinde (şu istanbula da geldiği turne) taktığı mikrofonun aynısından takan bir imam “ölümü kendinize sık sık hatırlatın: hayatın renklerini kucaklayacak, ahretin derinliğini daha iyi algılayacaksınız” buyurdu.
aslında sağlıklı bir insanın hergün kendine ölümü hatırlatması oldukça sağlıksız görünüyor. ama bir yandan da hayatın ne kadar adama nanik yapan, ne kadar ciddiye alınmaması gereken "geçici bir elektriklenme" olduğunu hep akılda tutmak için gerekli. hatta günde 3 litre su içmekten, çikolatlarn paketini okşayıp açamadığı için göz yaşları içinde günlerini geçirmekten ve detoxlamaktan çok daha kıymetli bir öneri, hatta bir öğüt.
bugün yanımda bir yıl boyunca çalışan, 2010 yılının rahat bir 300 gününü berber geçirdiğim birinin vurularak öldürüldüğünü öğrendim. hem de laf arasında, olabilecek en rastgele şekilde aldım haberi. dalga dalga içimde sular kabardı. evde olsaydım eminim şu an ya ağlıyor, ya da uyuyor olurdum. ofisteyim, bunun benim için ne demek olduğunu anlayacak hiçkimse yok.
libya’nın her köşesinde tanıdığı çıkan abdullah. beni gezdirdiği ve güldürdüğü kadar sinir de etmeyi başarmış abdullah. hiç doğmamış çocuğunun içindeki hicranını bana anlatırken gözleri dolan abdullah. cin olmadan adam çarpar gibi görünen ama özünde saf ve duygusal abdullah. adının anlamıyla, allahın adamı abdullah...
bir varmış, şimdi yokmuş. bu kadar basit işte hayat, insanın aklına zarar verecek kadar basit. bu basitliği hazmetmek lazım işte her gün, azar azar. hazmet ki seni üzen şeylerin şaka bile olamadığını anla! hazmet ki başka bir neden aramadan, sadece hayatta olduğun için keyfin yerine gelsin!
umarım o tarafta da tanıdık birilerini bulmuşsundur, yerin iyidir ve rahatsındır.
inan seni tekrar göreceğime çok emindim.
22 Kasım 2011 Salı
matador
annem elimi tutup gözlerime baktı. bende daha önce hiç görmediği bir şeyler gördüğünü bakışlarından anlayabiliyordum... neden sonra, "sabretmeyi öğrenmişsin sen" dedi. gözlerinde gururlu anne ışıldaması; sanki onun bildiği ama benim farkına varamadığım bir kademeyi atlamışım gibi.
insanlara inancımı kaybettim yol üstünde. hayatımın en sağlam kazığını yediğim o yaz mıydı? yoksa kendime inancımı kaybettikten hemen sonra mı? hatta ölüm benim için bile fazla kitch olmasına karşın, havuzun karo taşlarının üstünde parmaklarımı gezdirirken hiç olmamayı dilediğim o kış mı?
büyüyoruz, herkese oluyor bu. kimse olduğu gibi kalmıyor, kalması zaten çok anlamsız olurdu. ama büyümek "daha azına eyvallah demek" değil artık benim için. hayal ettiğimin daha -çok daha- azı ile hayatta kalmaya devam etmek de değil. artık büyümek bir sonraki sefere de inanmak, mükemmeli de elinin tersiyle itmek gibi geliyor bana. hatta iyi bir sonuç için canımı yakmaktan korkmamak en fazla. biraz da bazı insanların sadece daha iyisini beceremediği için saçmaladığını kabul etmek bence büyümek.
hiçbirimizin son sayfası yazılmadı, henüz. hepimiz öğreniyoruz ve değişiyoruz. bunu unutuyorum bazen. ben aynı insan değilim, bu yüzden dışarısı da aynı değil. bu güdük şehirde bile beni şaşırtacak birileri olabilir. ama ben bu imkansızmış gibi davranıyorum... ne ayıp!
17 Kasım 2011 Perşembe
carry
olabileceğim onlarca kişi varken, bu olduğum insan sence de biraz komik değil mi? hatta biraz garip?
bazılarımız böyle işte, en derinde iyileşemeyen bir şeyler var. sanki daha önceki hayatların yasını tutar gibi, olmayan hayatlara duyulan özlemle şimdiyi unutmuş. mutsuz değil, öyle olması gerekmez. sadece taşıyor, kime ait olduğunu sorgulamadığı bir hatırayı. sol cebinde gömleğinin.
bazılarımız böyle işte, en derinde iyileşemeyen bir şeyler var. sanki daha önceki hayatların yasını tutar gibi, olmayan hayatlara duyulan özlemle şimdiyi unutmuş. mutsuz değil, öyle olması gerekmez. sadece taşıyor, kime ait olduğunu sorgulamadığı bir hatırayı. sol cebinde gömleğinin.
14 Kasım 2011 Pazartesi
headphones
gerçekten çok özeniyorum pırıl pırıl, sağlıklı, gür saçlı ve yüksek staminalı bir genç adam olmaya. lakin içimde "dark and gloomy" bir şeyler var.
işten ayrılıp küçük bir fırın açmak istiyorum. sabahları sıcak sıcak kepekli poğaça, açma ve simite kim hayır diyebilir ki? biri bana derhal yatırım yapsın, rica ediyorum.
yine de işten atılırsam çok üzülürüm. ben "bir ayağım dışarıda" oynamayı çok severim.
işten ayrılıp küçük bir fırın açmak istiyorum. sabahları sıcak sıcak kepekli poğaça, açma ve simite kim hayır diyebilir ki? biri bana derhal yatırım yapsın, rica ediyorum.
yine de işten atılırsam çok üzülürüm. ben "bir ayağım dışarıda" oynamayı çok severim.
13 Kasım 2011 Pazar
come home
huzurlu olduğumu kendime hatırlattığım zamanlarda ortaya çıkan bir kasım canavarım var. tahmin edilebileceği gibi, kasım ayında kendini gösteriyor. bazen yazın ortasında da kış soğunu getirebilir. belki kendimi çok incelediğim, çok dinlediğim içindir, belki de psikolojik sıkıntıları çabuk tespit etmeye yatkınlığımın bir yan etkisi, bir defosudur; kasım canavarının berbat fikirler beni hep korkutur. onun dengesizliğinden, memuniyetsizliğinden, kaybolmuşluğundan ve hırçınlığından çekinirim her zaman.
travmatize olmuş çocuklarda sosyal bozukluklar, yeme bozuklukları, konsantrasyon bozuklukları ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşanır. peki büyüyünce ne olur bu çocuklara?
uzun cümleler kuran, "derin duyguların adamı" geçmişte bi yerlerde mutlaka birinin istismarına uğramıştır. durduk yere "hisli" olagelmiş erkek pek sık görülmez doğal ortamda. kim ve nasıl soruları önemli değil. oldu mu olmadı mı ondan haber ver. kurbanlaştırılan her erkek çocuğu ileride sert kabuklu ama içten iltahaplı bir bireye dönüşür. zaman zaman iltahabı akar sert kabuğundan dışarıya, duygusal olduğumuzu düşünüp boynumuza sarılırsınız.
bu hafta ben yazdım bu cümleleri. şimdi okuyunca yine kasım canavarı iş başında diyorum. işin kötüsü ben çok uzun bir süre bu ağzından çıkanı kulağı duymayan hödüğe kıymet verdim, ona "iç sesidir" diye hürmet ettim.
git kendini becer kasım canavarı, senden hoşlanmıyorum.
4 Kasım 2011 Cuma
under the bridge
"değişmeyen tek şey değişim üzerine yazılan
tumturaklı yazıların marjinal faydasıdır"
onur e
tumturaklı yazıların marjinal faydasıdır"
onur e
| emily corrie - as if'de "sooz" karakterinde |
ankara'da yaşama fikri beni rahatsız etmediğinde anlamalıydım bir gariplik olduğunu. düzenli bir hayata geçtiğimde, o ilk kravatı bağladığımda, o siyah takım elbisenin üstümde iyi durduğunu düşündüğüm ilk anda beynimin bir bölümünde oksijen yetmezliği başladı. bu yeni düz-ayak rutin her ne kadar hayatımı kolaylaştırsa da benim yalnızca onu benimseyerek yeni olan her şeyden kaçmaya başlamam ve hantallaşmam bu bahsettiğim oksijen yetmezliğinin ürünü olmalı.
aniden farkına vardığım bu "bollanma" durumu tabi ki aklımda hemen o tanıdık çanları çaldı. değişim ile ilgili düşünmeye başladım yine. kelime o kadar "her derdin devası" gibi görünüyor ki kendimi onun büyüsüne kaptırıveriyorum her seferinde. gerçi gözüme dizime dursun, bu yıl hayatım a'dan z'ye değişti ben hala değişimden hırsımı alamadım. sanırım ben bir değişim tüketicisiyim. hayatımdaki her tür değişimi 2 hafta ile 6 ay arasında normalleştirip hemen farklı bir yumruk arıyorum soldan yaklaşıp suratımda "spawn" diye patlaması için. ve evet, değişimden anladığım da böyle bir şey; yüksek momentli, şiddetli, kanlı ve bol dramlı.
emily corrie mesela: benim bildiğim değişim insanı böyle tokatlayan cinsten! bir zamanlar ayran budalası gibi izlediğim sooz. adına şarkı bile yapılmış bir teen ekolü... oyunculuktan sıkılıp erkek arkadaşı gibi denizci olmaya karar vermiş. her zaman eksikliğini duyduğu öz-disipline kavuşmuş...
![]() |
| emily corrie - hms raleigh'de denizci |
işin aslı şu ki hayatımdaki her şeyden memnunum. sadece sistem kontrolü yaptım ve iniş takımları çalışmadığı için göbeğimin üzerine indiğimi fark ettim. sıkı inişini az önce tamamlamış bir boeing değil yeni kıyıya vurmuş bir balina gibi hissediyorum. kumların üstüne uzanmış ve bir şekilde mutlu, ama hep orada kalırsa da ölecek bir balinayım. biraz toparlanmamın zamanı gelmiş. çünkü en son ne zaman yeni bir şey öğrendiğimi, en son ne zaman zeki olduğumu düşündürecek bir şeyler yaptığımı, en son ne zaman beni tanımayan bir oda dolusu insanın önünde kalp atışlarım hızlanmadan konuşabildiğimi hatırlamıyorum.
kızgınlık, terk, bocalama ve çarpışma olmadan da değişmek mümkün mü? mümkünse eğer, denemem gerek. art arda değil, üst üste koymaya ihtiyacım var taşları bu sefer. bunun farkındayım ve gerçekten istiyorum.
"değişimde yanlış olan hiçbir şey yoktur, doğru yönde gerçekleştiği sürece."
winston churchill
...
sooz! n'oldu sana?
24 Ekim 2011 Pazartesi
fine and mellow
insan ne verirsen kaldırır. kafama dank ediyor 8 metrekarelik odanın içerisinde. dışarıda her cuma olduğundan daha da berbat bir ortam, çölden gelen sıcak ve kum fırtınası. insanı bezdiren o rüzgarlar geri gelsin diye diliyorsun. tekrar güneşi çıplak gözle göremediğin, ufuk çizgisinin kahverengi tonlarında kaybolmadığı, dışarıda yürürken ağzının içine kum tanelerinin girmedi o boktan rüzgarlı günlerden biri olsun diye diliyorsun. konteynırların rüzgarda sürekli eğilip büküldüğü, bitmeyen uğultunun getirdiği baş ağrılarından kaçmak için yine turuncu haplardan medet umduğun o rüzgarlı günlerden biri olsun. yeter ki bu kum fırtınası olmasın. çünkü hava basık, nefes almak güç, pencerenin pervazından içeri sızan kumlar yatağımın ayakucunu ufak bir kum havuzuna çevirmeye başlamış bile.
ve ben o zaman diyorum ki, insan dediğin ne verirsen kaldırır. ben, burada, bu oda... bu hayat gerçekse ve aklımı kaybetmiyorsam, insanın uyum sağlayamayacağı hiçbir şey yok aslında.
vazgeçilmez olarak kabul ettiğim bütün o teferruatla birlikte alıştığım hayat beni terk ettiğinde, omzuna yaslanacağım tek bir kişi kalmadığında, beni öperken gözlerini kapatan kadının sesini bile duyamadığımda bile ölmüyorsam, demek ki tahmin ettiğimden çok daha fazlasına tahammül edebiliyorum.
ve hatırlıyorum tutku, hırs, kıskançlık ve özlemle yüklü kelimeleri, devrik cümleleri. kendimi yabancılıyorum. şımarık olduğumu düşünüyorum ve tatminsiz.
onu özlüyorum. fırtına bitse. belki kumsala giderim. ve ayaklarımı suya sokarım. belki o da suya sokar ayaklarını aynı anda. bu şekilde, dokunmuş oluruz birbirimize.
en sevdiği albümlerden biri çalıyordu aklında. kulaklıklar olmadığında hep kendine çaldığı albümlerden biriydi ve bu şarkılar kesinlikle tarçın kokuyordu. eve gitmek elmalı turtadan da tatlıydı. eve gitmek ve onun da evde olacağını bilmek...
12 Ekim 2011 Çarşamba
shuffle
bazen tatlı tatlı bir tepeden aşağı yuvarlayarak bazen de sırtının ortasında patlayan tekmelerle yokuş yukarı sürerek hayat herkesi bir yerlere getiriyor. kimin daha iyi kimin daha kötü bir hayatı olduğunu bilmiyorum; böyle bir karşılaştırma yapılabilir mi bundan bile emin değilim.
sadece şunu biliyorum, bugün ve bugünün alternatifleri birbirine hiç benzemiyor. ben çok farklı yerlerde, çok farklı insanlarla, çok farklı bir çarşamba yaşıyor olabilirdim. sanırım bazıları bundan daha aydınlık olabilirdi, daha net en azından. eminim bazıları da bundan çok daha gri olurdu. ama ben bu çarşambanın içindeyim. hayatımı paylaştığım kadın, benden bir şekilde vazgeçmemiş arkadaşlarım, faturalarımı ödeyen ama ne olduğunu hala tam anlayamadığım işim, cümle içinde "casual" dediğimde "casualını yesinler" diye benimle dalga geçebilecek kadar beni içselleştirmiş bir kaç iş arkadaşım, her nasılsa artık çok hoşuma giden deri iş ayakkabılarım, işten çıktığımda 10 dakikada ulaşabildiğim evim(iz)... bulunduğum anı algılamak için kemikleşmiş düşüncelerimin birbirine sürtünüp parçalanırken açığa çıkarttığı enerji ile geçmişim ve geleceğim sürekli dalgalanıp duruyor. şimdiyi bütün boyutları ile kabullenmeye çalıştıkça her şeyi daha da karmaşık hale getiriyorum.
... neden sonra dünyamızdan milyonlarca yıl uzakta ve farklı bir zamanda, alternatif tüm yaşamları anlaması ve anlatması fazlasıyla kafa karıştırıcı bir biçimde birbirleri ile çarpıştı, birbirlerine karıştı ve kristalleşerek daimi bir şekle ve asla bozulmayacak bir sessizliğe kavuştu. kristaller uzaktan bakıldığında uçuk pembe küçük kar tanelerine benziyordu. bütün bunlar olurken o sadece kulaklarında önemsenmeyecek kadar cılız bir çınlama hissetti...
14 Eylül 2011 Çarşamba
wednesday
garip bir tesadüftü.
bazen hayatımda tesadüflerin düşündüğümden daha az olduğuna inanıyorum. hatta bazen inanılmaz batılım; akıl mantık almayacak şeylere inanıyorum. rüyalarımın olacakları haber verdiğine inanmışımdır çocukluğumdan beri mesela. öyle yalandan değil, ciddi ciddi inanırım.
bu yüzden garip bir tesadüf değildi belki, çarpıcı ve beklenen bir durumdu onu hep göreceğimi düşündüğüm yerde görmek. ama onun beni görmemesi, ya da görse bile tanıyamaması gerçekten hikayenin sürprizli bölümüydü. anlamını çözemedim bu durumun, üzüldüm aklında kalmadığım için.
sonra bunu bir işaret olarak gördüm. sevindim aklında kalmadığım için. kahve almaya gittiğim yerden kocaman bir rulo sünger almış gibiydim. geçmişin arada soğuk estiren bütün pencerelerine sünger çekebilirdim.
o bile beni hatırlamıyordu. çünkü hatırlayacak hiçbir şey yoktu.
ben onun için hiçkimseydim!
bazen hiçkimse olmak insanın alabileceği en büyük hediyedir.
25 Ağustos 2011 Perşembe
aching to pupate
herkesin içinde vardır biraz yeterince aranıp sorulmadığını düşünen, hakkettiği ilgiyi göremediği için küsmeye hazır bir yanı...
bu ara sürekli olarak gerek arkadaş çevremden gerekse şeker şerbet iş arkadaşlarımdan sevgi atakları, sarılma seansları, öpücük ve iltifat yağmurları beklerken ve avcumu yalarken buluyorum kendimi. böyle sıcak bir günaydın ardından bana dün akşam ne yaptın? nasılsın bugün? geçen bir film izledim bak çok komik... gibi şeyler söylensin istiyorum.
her sabah yeni bir enerji ile herkese günaydın diyorum. sonra saatler geçtikçe oturduğum yerde omuzlarımın yavaş yavaş düştüğünü, sırtmın kamburlaştığını hissediyorum. öğlene kadar "ammeaaaaan" moduna geçiyorum. mesai sonuna doğru ağzımın sadece yeşil çay içmek ve leblebi yemek için açıldığını farkederek korkuyorum. sonra telefon açmalar arkadaşlara, kendi kendine konuşmalar.
otoparkta arabama biner binmez şarkı söylemeye ya da çok mühim bir konuda, yine kendi kendimle fikir tartışmasına başlıyorum. bazen gün boyu içime kalan sesim hava alsın diye swiss yodeling yaptığım ya da saçma saçma şarkı söylediğim de oluyor. hatta geçen bunu yaparken çalıştığım bölümün müdürü ile göz göze geldik. ben arabada olduğum için kendimi görünmez kabul ettim. cenk ve erdem'i arkadaşım falan zannettiğimde oluyor. bazen gülerken yeşil yandığını geç farkediyorum. arkamdaki sürücler hırs yapıp ilk fırsatta sağımdan önüme geçmeye çalışıyor.
burada çeşitli ana gruplar ve alt gruplar var. bu oldukça ergen sosyal yapı her erkek egemen sosyal yapı gibi beni marjinalleştiriyor. activia yiyen üçlü var mesela. ben onlara sugabebes ismini taktım. off... yine onlara sugababes diyince gülesim geldi. bir de sorarım şu cümleyi hangi gezegenden dünyamıza yeni transfer olan bir canlı kurabilir?
(şugababes'den yüksek belli pantolon fetişisti olanı çay ocağının kapısına kadar gelmiştir ve gürler)
suga: abla bize çay getirme çünkü biz yourt yiycez!!
abla: tımam yavrım
sonra içerde islami business centre elemanları var. dini bütün iş adamları... ramazan bitince belki öğlenleri beraber starbucks'a gideriz... oda arkadaşlarım var. ne tesadüf ki ikisi de kendi kendine konuşmayı seviyor ve bunu sesli ya da ağzının içinde fışırdama şeklinde yapıyor.
inan ben hala arkadaş olmak için, özellikle de iş arkadaşı olmak için kendimi çok iddialı bir aday olarak görüyorum. ve inan bu kadar beni enteresan bulmayan insanın yanına düştüğüm çok azdır. ben ve rengarenk kişiliğim bu odada keşfedilmeyi bekliyoruz.
vardır di mi? yoksa ben bildiğin alıngan mıyım neyim?
bu ara sürekli olarak gerek arkadaş çevremden gerekse şeker şerbet iş arkadaşlarımdan sevgi atakları, sarılma seansları, öpücük ve iltifat yağmurları beklerken ve avcumu yalarken buluyorum kendimi. böyle sıcak bir günaydın ardından bana dün akşam ne yaptın? nasılsın bugün? geçen bir film izledim bak çok komik... gibi şeyler söylensin istiyorum.
her sabah yeni bir enerji ile herkese günaydın diyorum. sonra saatler geçtikçe oturduğum yerde omuzlarımın yavaş yavaş düştüğünü, sırtmın kamburlaştığını hissediyorum. öğlene kadar "ammeaaaaan" moduna geçiyorum. mesai sonuna doğru ağzımın sadece yeşil çay içmek ve leblebi yemek için açıldığını farkederek korkuyorum. sonra telefon açmalar arkadaşlara, kendi kendine konuşmalar.
otoparkta arabama biner binmez şarkı söylemeye ya da çok mühim bir konuda, yine kendi kendimle fikir tartışmasına başlıyorum. bazen gün boyu içime kalan sesim hava alsın diye swiss yodeling yaptığım ya da saçma saçma şarkı söylediğim de oluyor. hatta geçen bunu yaparken çalıştığım bölümün müdürü ile göz göze geldik. ben arabada olduğum için kendimi görünmez kabul ettim. cenk ve erdem'i arkadaşım falan zannettiğimde oluyor. bazen gülerken yeşil yandığını geç farkediyorum. arkamdaki sürücler hırs yapıp ilk fırsatta sağımdan önüme geçmeye çalışıyor.
burada çeşitli ana gruplar ve alt gruplar var. bu oldukça ergen sosyal yapı her erkek egemen sosyal yapı gibi beni marjinalleştiriyor. activia yiyen üçlü var mesela. ben onlara sugabebes ismini taktım. off... yine onlara sugababes diyince gülesim geldi. bir de sorarım şu cümleyi hangi gezegenden dünyamıza yeni transfer olan bir canlı kurabilir?
(şugababes'den yüksek belli pantolon fetişisti olanı çay ocağının kapısına kadar gelmiştir ve gürler)
suga: abla bize çay getirme çünkü biz yourt yiycez!!
abla: tımam yavrım
sonra içerde islami business centre elemanları var. dini bütün iş adamları... ramazan bitince belki öğlenleri beraber starbucks'a gideriz... oda arkadaşlarım var. ne tesadüf ki ikisi de kendi kendine konuşmayı seviyor ve bunu sesli ya da ağzının içinde fışırdama şeklinde yapıyor.
inan ben hala arkadaş olmak için, özellikle de iş arkadaşı olmak için kendimi çok iddialı bir aday olarak görüyorum. ve inan bu kadar beni enteresan bulmayan insanın yanına düştüğüm çok azdır. ben ve rengarenk kişiliğim bu odada keşfedilmeyi bekliyoruz.
meraba, benim hiç arkadaşım yok, bu öğlen benimle yürür müsün?
27 Temmuz 2011 Çarşamba
back to front
bazen aklımı yaban arıları istila ediyor. vızıltıları, uğultuları ve çarpıştıkça daha da kızışmaları...
arılar bastığında aklımı alnımın üzerinde bir pencere çizsem, tam da sağ kaşımın üstünde...
pirinç bir anahtar ile açsam kilidini bu pencerenin. arılar koloni halinde beni terketse
bu kadar öfke...
derdin nedir dostum?
arılar bastığında aklımı alnımın üzerinde bir pencere çizsem, tam da sağ kaşımın üstünde...
pirinç bir anahtar ile açsam kilidini bu pencerenin. arılar koloni halinde beni terketse
bu kadar öfke...
derdin nedir dostum?
...
27 yaşında ölmediğim için çok mutluyum. o yaşa kadar pek bir marifet gösteremedim çünkü.
yüksek lisans tezim var gerçi; beni onunla hatırlar mıydın dünya?
27 yaşında hayata veda ederken ardında doktoraya uzanabilecek dev bir araştırma bıraktı. göz yaşlarımızı satır aralarına gömüyoruz...
...
bir haftada 3 ülke. tam benlik olmaya başladı işim. öpüp başıma koyuyorum.
şımarmak isterim ama buna ayıracak zamanım yok.
oturup çalışmam gerek.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
wishful-thin-king
kilo vermek hem geçmişim hem de güncelim. benim için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu anlaman için beni çok yakından tanıman gerek. neden yağdan ve etten bir battaniye ile hayattan saklandığımı anlaman; o battaniyenin altından çıktığımda hayatımın nasıl değiştiğinin hikayesini duyman gerek.
beni o kadar merak etmiyorsan, aslında hiç gerek yok bunları bilmene. sorun değil, ben de zaten oldum olası anlatmayı beceremem geçmişi.
ama şu var ki, kaybettiğim her gram beni sınıfın "en popüler çocuğu" olmaya bir adım daha yaklaştırıyor sanki.
ertelenmiş bir ergenlik hevesi değil daimi bir tutku bu. ne zaman kendime dönsem duyduğum sesler bana daha zayıf olmamı söylüyor.
evet ben, sınıfın ezik şişmanı; şimdi görsen tanıyamazsın.
bazen herşey 10 yıl sonra seni gören bir arkadaşının sana bakıp "çok değişmişsin, tanıyamadım" demesi içindir.
8 Temmuz 2011 Cuma
magpie
demiştim ki:
adresim, ülkem değişti
yaptığım iş değişti,
çevrem değişti,
sigarayı bıraktım,
biraz kilo almışım, çok değil!
Olur öyle...
...
aldıysam ne olmuş işte şimdi de vermişim...
eğlen coş!
adresim, ülkem değişti
yaptığım iş değişti,
çevrem değişti,
sigarayı bıraktım,
biraz kilo almışım, çok değil!
Olur öyle...
...
aldıysam ne olmuş işte şimdi de vermişim...
eğlen coş!
1 Temmuz 2011 Cuma
mute
analitik çağ yerini pratik çağa devrederken, bu şarkı singing ringing tree'den sizler için geliyor.
yapılı banyo mutfak, çok elit komşular, full + full görülmeye değer daireler sizin olsun...
.
.
.
.
.
evim... nerdesin?
7 Haziran 2011 Salı
lost in a moment
ben bu köprüden atlayacağım!...
bazı günler bilirsin ki, bir at olsan yarışı sonuncu bitirirsin. bazı günler yarışı sonuncu bitiren bir at bile değilsin.
bazen günün kaybedeni sensin. bu hep kaybedeceğin anlamına gelmez. ama bugün. sensin.
işte bu yüzden, bugün karar verdim. ben bu köprüden atlayacağım. günün kaybedeni olduğum için değil, kaybetmeyi günlük bir aktivite haline dönüştürmeye niyetim olmadığı için.
dünyanın en ünlü bungee jumping köprüsü; bloukrans bridge. güney afrikada. ben de orada olacağım bir gün. dünyanın en muhteşem yapılarından birinin üstünde manzarayı içime çekeceğim, sonra kendimi bırakacağım boşluğa...
dünyanın öbür ucunda beni bekleyen bir adrenalin patlaması...
yarın çoktan daha güzel bir gün oldu bile...
19 Mayıs 2011 Perşembe
finn
rorschach blot 2
ben dertleşen iki dost gördüm...
ben dertleşen iki dost gördüm...
ben şu anda olduğum yerden çok memnunum. karmaşayı, katıksızca, mantıksızca sorgulamayı, parçalara ayırıp birleştirmeden bırakıp kaçmayı hüner zannettiğim bir dönem vardı. bana yalan söyleyen insanları arkadaş diye kucakladığım, beni sevmeyen ve bana zarar vermekten kaçınmayan kişileri dost olarak görmeye çalıştığım zamanlar oldu. bunların hepsi ben 28 yaşında olmadan önceydi.
psikolojik travmalar, kişilik bozuklukları, yarış ve hırs; ilgimi çekmiyor.
kendini olduğu gibi kabul etmenin ve sahip olduklarınla mutlu olmanın, huzurlu olmanın düpedüz tembellik olduğuna inanırdım. "sıradan olmak" zannettiğim şeylerin aslında ne kadar sıradışı olduğunu daha yeni anlıyorum.
27 Nisan 2011 Çarşamba
20 years of snow
Çöreklenmiş alnımın tam ortasına bilmem ne zaman. Bazen hala, kıyameti koparıyor kendini göstermek için. Önüne ne çıkarsa yutup, hırpalayıp sonra tükürmek istiyor.
Pek çok şeyi ben alnımda hissederim. Uyku mesela, alnımın tam ortasında kristalleşir, şeffaf. Ağrı alnımın iki yanında yeşil birer kuyuya dönüşür. Huzur alnımda beliren beyaz bir ufuk çizgisidir.
Kıskançlık, alnımın ortasında bir hortum: rengi mora çalıyor. Nadir de olsa hissediyorum onu. Hızını alıp herşeyi yıkmak istiyor.
"Henüz" yapmadığım şeylerin hesabını soruyor.
Ben onunla yaşamayı öğrendim. Üstüne gitmiyorum. O dönmeye başladığında düşünmüyorum, sormuyorum, tartmıyorum. Anladım çünkü, o sadece cevabını çok iyi bildiği soruları soruyor. Bu yüzden tok sesi.
Beslenmeyen hortumlar çabuk kayboluyor.
Sonra etraf sütliman.
Pek çok şeyi ben alnımda hissederim. Uyku mesela, alnımın tam ortasında kristalleşir, şeffaf. Ağrı alnımın iki yanında yeşil birer kuyuya dönüşür. Huzur alnımda beliren beyaz bir ufuk çizgisidir.
Kıskançlık, alnımın ortasında bir hortum: rengi mora çalıyor. Nadir de olsa hissediyorum onu. Hızını alıp herşeyi yıkmak istiyor.
"Henüz" yapmadığım şeylerin hesabını soruyor.
Ben onunla yaşamayı öğrendim. Üstüne gitmiyorum. O dönmeye başladığında düşünmüyorum, sormuyorum, tartmıyorum. Anladım çünkü, o sadece cevabını çok iyi bildiği soruları soruyor. Bu yüzden tok sesi.
Beslenmeyen hortumlar çabuk kayboluyor.
Sonra etraf sütliman.
19 Nisan 2011 Salı
le long de la route
zaz ve zazie arasında mekik dokuyan gri hücrelerin mutluluktan pembeleşmesi
paragöz bir terapist bu durumuma "manic episode" der
gerçek bir dost oh be kendini toparlıyorsun der
sevgilim birşey demedi, benim uzun zamandır tanıyor
hayatın güzel tarafında durmayı seçiyorum; taze çileklerin, meyve kurularının, temiz kıyafetlerin ve okunurken kirlenmesin, kırışmasın diye kaplanmış romanların olduğu tarafta. yeşil çay biraz uykumuzu mu getirmiş? e ne olmuş yani?
11 Nisan 2011 Pazartesi
little arithmetics
sonra dedi ki sakın bizim ülkemizin başına da çorap örmesinler...
ben de ona doğu toplumları üzerine geliştirdiğim "potansiyel enerji teorimden" bahsettim. 40 yıldır potansiyelini gerçekleştirememiş bir kızgınlık, bir bastırılmışlık vardı, bu yüzden birden alev almaları kolay oldu dedim. türkiye sık sık gazı alınan bir toplum, benzer olaylar türkiye'de olamaz dedim. müsteşarın sekreteri bu teorimi pek beğenmedi; yok! dedi, orada provokasyon ile oldu bu olanlar. ben provokasyon olmadı demiyorum, ama dedim; o sırada müsteşar geldi. sekreter ile aramızdaki bu plastik orta doğu fikir teatisi müsteşarın rus şilebi edası ile odaya girişine karşı koyamadı. hem yarıda hem havada kalan kelimelerimiz şilep-müsteşarın odasına geçerken yarattığı dalgalara kapılarak önce ağırlıksızca duvarlara çarptı sonra havaya karışıp yok oldu.
5 Nisan 2011 Salı
they
bir referans diyor ki aldığın maaş ve sahip olduğun iş ile sen aslında çok iyi bir yerdesin. başka bir referans diyor ki sahip oldukların ve olacakların düşünüldüğünde sen garanti altındasın. diğer bir referans diyor ki bir an önce alternatifleri değerlendirmelisin. yine başka bir referans diyor ki hissizleşmişsin, enerjini kaybetmişsin ve bunu değiştirmek için kendini bir an önce toparlamalısın.
referans diyor ki şehir yaşamının stresini yorgunluğunu üstünden atmak alsında zor değil.
referans diyor ki kendini şımartmalısın.
referans diyor ki megaloman olmamak şartıyla kendini beğenmelisin.
referans diyor ki sevdiğin insanları daha sık aramalısın.
referans diyor ki daha çok seks yapmalı, daha fazla uyumalısın.
referans diyor ki teknolojinin hayatındaki yerini azaltmalısın.
referans diyor ki şehir yaşamının stresini yorgunluğunu üstünden atmak alsında zor değil.
referans diyor ki kendini şımartmalısın.
referans diyor ki megaloman olmamak şartıyla kendini beğenmelisin.
referans diyor ki sevdiğin insanları daha sık aramalısın.
referans diyor ki daha çok seks yapmalı, daha fazla uyumalısın.
referans diyor ki teknolojinin hayatındaki yerini azaltmalısın.
1 Nisan 2011 Cuma
turquoise hexagon sun
bahar havası hep çarpar beni. tam bir gevşeme. hedeflerde ciddi bir sapma. konsantrasyonun sıfıra inmesi.
bir de fotoğraflara, insanlara bakıp hikayeler uydurma ki bu en ciddi olanı. baktığım yerde kopuyorum, başka alemlere yolculuğa çıkıyorum. düşünürken olduğum yerde uyuyabilirim.
neyse ki gerçekten bir yolculuk var bu haftasonu. belki akıp bir yerlere gidersem, döndüğümde gerçekten burada olurum.
28 Mart 2011 Pazartesi
paper bag
"şüphesiz ki perhiz en büyük sınavdır"
şeyh latif millennium
isteyen istediği kadar türlü çeşit perhiz uygulasın kilo vermek için. biraz boğazı tutmadan kilo vermek imkansız. nereden mi biliyorum? ben son 10 yılımı kilo aldığımı farkedip frene basarak ve ciddi bir perhiz ile normal kiloma dönerek geçirdim.
peki hep kiloları geri aldıysam, benim bu konuda söz söylemeye hakkım var mıydı? her seferinde sil baştan aynı noktaya dönmüşsem benim perhiz ile ilgili kelamım geçer akçe sayılır mıydı?
takdiri kime kalmış bilemem, ama bana sorarsanız evet kilo alma konusunda da verme konusunda da tavsiyeme uyabilirsiniz. diyet ürünleri, -hiç kullanmadım fakat eminim ki- kilo verme hapları, envai çeşit bitki çayları asla işe yaramadı, yaramayacak. garip aletlere günde sadece 10 dakikasını ayıranlar yazın tişörtlerini kolay kolay çıkartamadılar ve çıkartamayacaklar.
açlıktan biraz aptallaşmadan, akşama doğru şakaklarınızı yoklayan hafif bir baş ağrısını buyur etmeden geçiyorsa gününüz, bilin ki perhizinizden pek bir fayda görmeyeceksiniz. yatağınıza yattığınızda vücudunuzun çeşitli yerlerinde inceden inceye kendini hissettiren kas ağrıları olmadan yaptığınız spor nafile.
şüphesiz ki perhiz en büyük sınav: sizin için neyin önemli olduğunu anlama ve buna uygun hareket edebilme yetiniz teste tabi tutuluyor. iradeniz imbikten geçiriliyor.
açlık fena şey, ama işe yarıyor.
24 Mart 2011 Perşembe
parasol
bazen en iyi bildiğim şeyi yaparak baştan başlamam gerekiyor. en rahat olduğum, en genç ve dinamik hissettiğim noktaya geri dönmek ve o noktadan bulunduğum yere bakmak; o zaman hatırlıyorum kendimi ve anlıyorum neler yapmam gerektiğini.
arkasına saklandığım duvarların beni koruduğu kadar beni hapsettiğini de görebiliyorum o zaman. yaşadığımı hissetmek için "güvenli bölge"nin dışına çıkmam, biraz bocalamam ve korkmam gerekiyor.
işte böyle zamanlarda ben, yaz tatilinde çekilmiş aydınlık bir fotoğraf gibi hissediyorum.
20 Mart 2011 Pazar
transe siberian
sanki yapacak çok iyi bir şey var ve yapmıyorum
sanki aramak istediğim çok yakın bir dost var ama bir türlü aramıyorum
sanki bir adım daha var ama hatırlayamıyorum
aylardır hiçbir şey yazmadığım için böyle hissettim işte.
sanki aramak istediğim çok yakın bir dost var ama bir türlü aramıyorum
sanki bir adım daha var ama hatırlayamıyorum
aylardır hiçbir şey yazmadığım için böyle hissettim işte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











