30 Kasım 2011 Çarşamba

no pressure over cappuccino

ben artık o evde yaşamıyorum.

aradan tam 3 yıl geçti.

onu yine gördüm. bir alışveriş merkezinde. olabildiğince sıradan bir karşılaşma. tanıyamadım bile. o ki benim insanlara inançsızlığımın yüzü olmuştu, o ki beni en çok içine sindirememiş iç sesim olmuştu... ilk bakışta tanıyamadım.

çok mutlu bir akşamım onun çok mutsuz bir akşamı ile kesişti. beni bu kadar iyi görmenin onu ne kadar incittiğini ağzının kenarındaki o küçük dalgalanmalarda gördüm. çok da mutlu olmadığını sesindeki titremeden okudum. ve söylediğinden bir cümle fazlasını bile merak etmedim. elini iki elimin arasında sıktım ve kendisine iyi bakmasını söyledim.

sonrasında ne oturup onu düşündüm uzun uzun, ne de geçmişi baştan sona yaşadım kendi karanlığımda. bu yazdıklarımı da yazasım yoktu. ama geçen yılların hatırına dedim, son bir kez...

hayatımda "aklıma gelmediği gün geçecek mi?" diye sorduğum sadece bir kaç şey geldi başıma. o, bunların içinde belki de en kötüsüydü. aklıma gelmediği gün geçiyor, ne şüphe. ama asıl önemli olan bu değil. aklıma gelmesi benim için hiçbir şey ifade etmiyor. kızgın değilim. kırgın değilim. hatırlıyorum ve biliyorum sadece. sonrası boş bir his. sanırım bir insan böyle bitiyor.

24 Kasım 2011 Perşembe

she left home


bu fotoğrafı abdullah ile gece eve dönerken yolda durup çekmiştik. qouf vadisi. abdullah oradaki kontrol memurlarıyla muhabbete girip ikimiz için birer bardak yeşil çay almıştı.

sağlıklı bir yasam için yapmamız gereken ve akla o kadar da sağlıklı gelmeyen pek çok şey var. mesela iç organlarımızın sağlıklı çalışması için her gün en az 3 litre su içmemiz gereklidir diye önerilmiş. bu önermenin bilimsel bir ispati var mı peki? w.h.o. böyle önermiş, ama optimum su miktarını şu araştırma kesin olarak tespit etmiş diye bir dava yok. ayrıca günde 3 litre su içen bir insan kaç kez tuvalete gitmek zorunda kalır düşünen var mı? en az 6-7 kez. bu insan da ev kuşu değilse bu ihtiyaç molalarının en az 3-4 tanesi umuma açık bir wc de karşılanacak demektir. e ne oldu bizim sağlıklı yaşama? 

sağlıklı beslenme düsturu var mesela insanlara kazandırılmaya çalışılan. ama bir derya deniz konu ki aklın dursun. tamam kızartmalara, şekerli ekmekleri olan yanında patates kızartmalı amerikan intiharlarına, kimyasal cenneti, şeker deryası içeceklere veda ettik etmesine. ama zararlılar listesi büyüdükçe büyüyor ve sonu gelmiyor. şimdi gerçekten çikolata hiçbir faydası olmayan ve hayattan çıkartılması gereken bir gıda olabilir mi? bunu hangi aklı selim sahibi önerebilir? 

yine bu sağlıklı beslenme dünyasında bir detox var. aslında vücudumuz normal beslendiğinde kendini sürekli detox ediyor. ama garip çorbalar, su ve meyveden oluşan detox diyetleri geziyor elden ele. o da bizi kesmediyse artık bir de retox var! evet, evrimsel süreçte avcı yapımız metabolizmamızı yoğun et tüketimine ayak uyduracak şekilde ayarlamış az da olsa. biz ot kök yiyerek yaşarken aslında vücudun ihtiyaçlarını tam karşılayamıyormuşuz. bu yüzden ayda iki gün tıpkı mağarasından yeni kaçmış bir ilk insan gibi et tüketmeliymişiz. sağlık için sabah koşuları, maydanoz suyu ve mikrodalga fırının aforoz edilmesi gibi konulara hiç girmiyorum. 

ama ilginç bi konu var, sağlıklı ve hatta mutlu bir yaşam için yine uzmanlar öneriyor, ölümü hergün hatırlamak. bunu öneren sadece psikologlar da değil, din adamlarının da en favori önerisidir. geçen gün katıldığım bir cenazede madonna’nın 80’ler turnesinde (şu istanbula da geldiği turne) taktığı mikrofonun aynısından takan bir imam “ölümü kendinize sık sık hatırlatın: hayatın renklerini kucaklayacak, ahretin derinliğini daha iyi algılayacaksınız” buyurdu. 

aslında sağlıklı bir insanın hergün kendine ölümü hatırlatması oldukça sağlıksız görünüyor. ama bir yandan da hayatın ne kadar adama nanik yapan, ne kadar ciddiye alınmaması gereken "geçici bir elektriklenme" olduğunu hep akılda tutmak için gerekli. hatta günde 3 litre su içmekten, çikolatlarn paketini okşayıp açamadığı için göz yaşları içinde günlerini geçirmekten ve detoxlamaktan çok daha kıymetli bir öneri, hatta bir öğüt.

bugün yanımda bir yıl boyunca çalışan, 2010 yılının rahat bir 300 gününü berber geçirdiğim birinin vurularak öldürüldüğünü öğrendim. hem de laf arasında, olabilecek en rastgele şekilde aldım haberi. dalga dalga içimde sular kabardı. evde olsaydım eminim şu an ya ağlıyor, ya da uyuyor olurdum. ofisteyim, bunun benim için ne demek olduğunu anlayacak hiçkimse yok. 

libya’nın her köşesinde tanıdığı çıkan abdullah. beni gezdirdiği ve güldürdüğü kadar sinir de etmeyi başarmış abdullah. hiç doğmamış çocuğunun içindeki hicranını bana anlatırken gözleri dolan abdullah. cin olmadan adam çarpar gibi görünen ama özünde saf ve duygusal abdullah. adının anlamıyla, allahın adamı abdullah...

bir varmış, şimdi yokmuş. bu kadar basit işte hayat, insanın aklına zarar verecek kadar basit. bu basitliği hazmetmek lazım işte her gün, azar azar. hazmet ki seni üzen şeylerin şaka bile olamadığını anla! hazmet ki başka bir neden aramadan, sadece hayatta olduğun için keyfin yerine gelsin!

umarım o tarafta da tanıdık birilerini bulmuşsundur, yerin iyidir ve rahatsındır.  

inan seni tekrar göreceğime çok emindim.

22 Kasım 2011 Salı

matador

annem elimi tutup gözlerime baktı. bende daha önce hiç görmediği bir şeyler gördüğünü bakışlarından anlayabiliyordum... neden sonra, "sabretmeyi öğrenmişsin sen" dedi. gözlerinde gururlu anne ışıldaması; sanki onun bildiği ama benim farkına varamadığım bir kademeyi atlamışım gibi.


insanlara inancımı kaybettim yol üstünde. hayatımın en sağlam kazığını yediğim o yaz mıydı? yoksa kendime inancımı kaybettikten hemen sonra mı? hatta ölüm benim için bile fazla kitch olmasına karşın, havuzun karo taşlarının üstünde parmaklarımı gezdirirken hiç olmamayı dilediğim o kış mı?

büyüyoruz, herkese oluyor bu. kimse olduğu gibi kalmıyor, kalması zaten çok anlamsız olurdu. ama büyümek "daha azına eyvallah demek" değil artık benim için. hayal ettiğimin daha -çok daha- azı ile hayatta kalmaya devam etmek de değil. artık büyümek bir sonraki sefere de inanmak, mükemmeli de elinin tersiyle itmek gibi geliyor bana. hatta iyi bir sonuç için canımı yakmaktan korkmamak en fazla. biraz da bazı insanların sadece daha iyisini beceremediği için saçmaladığını kabul etmek bence büyümek.

hiçbirimizin son sayfası yazılmadı, henüz. hepimiz öğreniyoruz ve değişiyoruz. bunu unutuyorum bazen. ben aynı insan değilim, bu yüzden dışarısı da aynı değil. bu güdük şehirde bile beni şaşırtacak birileri olabilir. ama ben bu imkansızmış gibi davranıyorum... ne ayıp!

17 Kasım 2011 Perşembe

carry

olabileceğim onlarca kişi varken, bu olduğum insan sence de biraz komik değil mi? hatta biraz garip?
bazılarımız böyle işte, en derinde iyileşemeyen bir şeyler var. sanki daha önceki hayatların yasını tutar gibi, olmayan hayatlara duyulan özlemle şimdiyi unutmuş. mutsuz değil, öyle olması gerekmez. sadece taşıyor, kime ait olduğunu sorgulamadığı bir hatırayı. sol cebinde gömleğinin.

14 Kasım 2011 Pazartesi

headphones

gerçekten çok özeniyorum pırıl pırıl, sağlıklı, gür saçlı ve yüksek staminalı bir genç adam olmaya. lakin içimde "dark and gloomy" bir şeyler var.


işten ayrılıp küçük bir fırın açmak istiyorum. sabahları sıcak sıcak kepekli poğaça, açma ve simite kim hayır diyebilir ki? biri bana derhal yatırım yapsın, rica ediyorum.

yine de işten atılırsam çok üzülürüm. ben "bir ayağım dışarıda" oynamayı çok severim.

13 Kasım 2011 Pazar

come home

huzurlu olduğumu kendime hatırlattığım zamanlarda ortaya çıkan bir kasım canavarım var. tahmin edilebileceği gibi, kasım ayında kendini gösteriyor. bazen yazın ortasında da kış soğunu getirebilir. belki kendimi çok incelediğim, çok dinlediğim içindir, belki de psikolojik sıkıntıları çabuk tespit etmeye yatkınlığımın bir yan etkisi, bir defosudur; kasım canavarının berbat fikirler beni hep korkutur. onun dengesizliğinden, memuniyetsizliğinden, kaybolmuşluğundan ve hırçınlığından çekinirim her zaman.

travmatize olmuş çocuklarda sosyal bozukluklar, yeme bozuklukları, konsantrasyon bozuklukları ve hafıza kaybı gibi sorunlar yaşanır. peki büyüyünce ne olur bu çocuklara?

uzun cümleler kuran, "derin duyguların adamı" geçmişte bi yerlerde mutlaka birinin istismarına uğramıştır. durduk yere "hisli" olagelmiş erkek pek sık görülmez doğal ortamda. kim ve nasıl soruları önemli değil. oldu mu olmadı mı ondan haber ver. kurbanlaştırılan her erkek çocuğu ileride sert kabuklu ama içten iltahaplı bir bireye dönüşür. zaman zaman iltahabı akar sert kabuğundan dışarıya, duygusal olduğumuzu düşünüp boynumuza sarılırsınız.

bu hafta ben yazdım bu cümleleri. şimdi okuyunca yine kasım canavarı iş başında diyorum. işin kötüsü ben çok uzun bir süre bu ağzından çıkanı kulağı duymayan hödüğe kıymet verdim, ona "iç sesidir" diye hürmet ettim.

git kendini becer kasım canavarı, senden hoşlanmıyorum.

4 Kasım 2011 Cuma

under the bridge

"değişmeyen tek şey değişim üzerine yazılan 
tumturaklı yazıların marjinal faydasıdır"
onur e


emily corrie - as if'de "sooz" karakterinde

ankara'da yaşama fikri beni rahatsız etmediğinde anlamalıydım bir gariplik olduğunu. düzenli bir hayata geçtiğimde, o ilk kravatı bağladığımda, o siyah takım elbisenin üstümde iyi durduğunu düşündüğüm ilk anda beynimin bir bölümünde oksijen yetmezliği başladı. bu yeni düz-ayak rutin her ne kadar hayatımı kolaylaştırsa da benim yalnızca onu benimseyerek yeni olan her şeyden kaçmaya başlamam ve hantallaşmam bu bahsettiğim oksijen yetmezliğinin ürünü olmalı.

aniden farkına vardığım bu "bollanma" durumu tabi ki aklımda hemen o tanıdık çanları çaldı. değişim ile ilgili düşünmeye başladım yine. kelime o kadar "her derdin devası" gibi görünüyor ki kendimi onun büyüsüne kaptırıveriyorum her seferinde. gerçi gözüme dizime dursun, bu yıl hayatım a'dan z'ye değişti ben hala değişimden hırsımı alamadım. sanırım ben bir değişim tüketicisiyim. hayatımdaki her tür değişimi 2 hafta ile 6 ay arasında normalleştirip hemen farklı bir yumruk arıyorum soldan yaklaşıp suratımda "spawn" diye patlaması için. ve evet, değişimden anladığım da böyle bir şey; yüksek momentli, şiddetli, kanlı ve bol dramlı.

emily corrie mesela: benim bildiğim değişim insanı böyle tokatlayan cinsten! bir zamanlar ayran budalası gibi izlediğim sooz. adına şarkı bile yapılmış bir teen ekolü... oyunculuktan sıkılıp erkek arkadaşı gibi denizci olmaya karar vermiş. her zaman eksikliğini duyduğu öz-disipline kavuşmuş...


emily corrie - hms raleigh'de denizci

işin aslı şu ki hayatımdaki her şeyden memnunum. sadece sistem kontrolü yaptım ve iniş takımları çalışmadığı için göbeğimin üzerine indiğimi fark ettim. sıkı inişini az önce tamamlamış bir boeing değil yeni kıyıya vurmuş bir balina gibi hissediyorum. kumların üstüne uzanmış ve bir şekilde mutlu, ama hep orada kalırsa da ölecek bir balinayım. biraz toparlanmamın zamanı gelmiş. çünkü en son ne zaman yeni bir şey öğrendiğimi, en son ne zaman zeki olduğumu düşündürecek bir şeyler yaptığımı, en son ne zaman beni tanımayan bir oda dolusu insanın önünde kalp atışlarım hızlanmadan konuşabildiğimi hatırlamıyorum.

kızgınlık, terk, bocalama ve çarpışma olmadan da değişmek mümkün mü? mümkünse eğer, denemem gerek. art arda değil, üst üste koymaya ihtiyacım var taşları bu sefer. bunun farkındayım ve gerçekten istiyorum.


"değişimde yanlış olan hiçbir şey yoktur, doğru yönde gerçekleştiği sürece."
 winston churchill

... 

sooz! n'oldu sana?