tabii ki biliyordum, ama sineye çektim
aldatmak ve aldatılmak. ikisinin erkek ve kadın için anlamları ne kadar farklı olabiliyor. sanırım bu konu üzerinde düşünen ilk kişi ben değilim. yok, hayır sanmıyorum. sanırım bu konu üzerinde onlarca dilde yazılmış binlerce kitap, yüzlerce film var. istatistikler kadınlar ve erkeklerin bir ilişkide birbirini aldatma oranının aslında aynı olduğunu gösterir. yani bir ilişkilerde aldatan erkeklerin sayısı, aldatan kadınların sayısına denktir. yine de aldatmak denildiğinde yakası bağrı açık bir hanzonun gözler önünde belirmesi benim zihnimin çeker şerbet bir oyunu mudur yoksa genel kanı da zaten bu yönde midir?
sebebi etken kişinin erkek, edilgen kişinin kadın olarak benimsenmesinden kaynaklı sanırım. ne garip ki aldatılmak çok edilgen algılanıyor. yani sen sepet gibi otururken, sevgilin başkasıyla yatıyor. sen haberi olmayan saf olduğun için edilgen oluyorsun. hayatının içine edilgen, ağzına edilgen kişi gibi. etken olmak da hep matah bir şey gibi gösterilir ya hani... sahip olduklarını dürtülerine kurban vermek, yani sadakat sözü verdiğin birini geçici bir heyecana kurban etmek belki de gayet edilgen bir durumdur, ama kimse bunu itiraf etmiyordur. içinde bulunduğu ilişkinin mantıksal, duygusal ve fiziksel bütünlüğünü koruyan kişi edilgen midir sahi? bunca çeldirici varken çevrede, elindekini hayatta ve ayakta tutabilmek edilgenlik midir?
iki kişi arasında pek çok şey tökezleyebilir. bir zamanlar güldüren ve eğlendiren farklılıklar zamanla can sıkıcı olmaya başlayabilir. bazı kayıplar verilebilir her ilişkide, bazı şeylerden vazgeçmek gerekebilir. ama sadakat yitirildikten sonra o ilişki ne için devam eder?
bu beni farklı bir bakış açısına taşıyor; sevdiğin kişi ile ilişkini mühürleyen tek şey sadakat midir? yani birini sadece başkasıyla asla yatmayacağı için mi seviyoruz? tabi ki hayır, başka şeyler var sevgiyi, aşkı, tutkuyu yaşatan. ama bu sadakat beklentisi gerçekten gerçekçi mi? peki açık ilişki yaşadığını söyleyen insanların nasıl bir hayatı var? bir milan kundera romanındaki kadar rahat aldatıp, az biraz vicdan azabı ile yola devam etmek mümkün mü? insanın dili yalan söyler de, bedeni de söylemeyi öğrenir mi zamanla? insan evladı kendini ne tür cenderelere sokar bile bile, isteye isteye...
soruyorum öyle, ama cevaplarını bulacağımı sanmıyorum. küçük beynimle cevaplar ararken ön yargılara çarpmaktan ve onları fikir sanmaktan korkuyorum. tek bir şeyi iyi öğrendim şu geçen onca yıl içerisinde, farklı şartlar altında insanın yutamayacağı hiçbir şey yok. soruyorum çünkü bazen -evet bir tarafına kına yakabilirsin iç sesi- kısa süreli bir heyecan için aklımı çelen bir yabancıyı özlüyorum. bunun sadece benim tekelimde olmayan bir duygu olduğunu da biliyorum. çünkü bende olup diğerlerinde olmayan hiçbir şey yok, ya da onlarda olup da bende olmayan... bu durumda, sadakat kim diye soruyorum. insanlar birbirini parçalamasın diye kabul edilmiş bir bağlılık anlaşması mı yoksa gerçekten içten gelen bir duygu mu?
ya da bütün soruları geçtim, şu pepa'nın şu ivan öküzüne karşı sabrına ne demek gerek? beni bir yıldır aldattığını bilmiyordum mu sandın? diyor pepa. tabii ki biliyordum, ama sineye çektim.
iyi mi yaptın pepa? sineye çektiğine değdi mi?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder