24 Kasım 2011 Perşembe

she left home


bu fotoğrafı abdullah ile gece eve dönerken yolda durup çekmiştik. qouf vadisi. abdullah oradaki kontrol memurlarıyla muhabbete girip ikimiz için birer bardak yeşil çay almıştı.

sağlıklı bir yasam için yapmamız gereken ve akla o kadar da sağlıklı gelmeyen pek çok şey var. mesela iç organlarımızın sağlıklı çalışması için her gün en az 3 litre su içmemiz gereklidir diye önerilmiş. bu önermenin bilimsel bir ispati var mı peki? w.h.o. böyle önermiş, ama optimum su miktarını şu araştırma kesin olarak tespit etmiş diye bir dava yok. ayrıca günde 3 litre su içen bir insan kaç kez tuvalete gitmek zorunda kalır düşünen var mı? en az 6-7 kez. bu insan da ev kuşu değilse bu ihtiyaç molalarının en az 3-4 tanesi umuma açık bir wc de karşılanacak demektir. e ne oldu bizim sağlıklı yaşama? 

sağlıklı beslenme düsturu var mesela insanlara kazandırılmaya çalışılan. ama bir derya deniz konu ki aklın dursun. tamam kızartmalara, şekerli ekmekleri olan yanında patates kızartmalı amerikan intiharlarına, kimyasal cenneti, şeker deryası içeceklere veda ettik etmesine. ama zararlılar listesi büyüdükçe büyüyor ve sonu gelmiyor. şimdi gerçekten çikolata hiçbir faydası olmayan ve hayattan çıkartılması gereken bir gıda olabilir mi? bunu hangi aklı selim sahibi önerebilir? 

yine bu sağlıklı beslenme dünyasında bir detox var. aslında vücudumuz normal beslendiğinde kendini sürekli detox ediyor. ama garip çorbalar, su ve meyveden oluşan detox diyetleri geziyor elden ele. o da bizi kesmediyse artık bir de retox var! evet, evrimsel süreçte avcı yapımız metabolizmamızı yoğun et tüketimine ayak uyduracak şekilde ayarlamış az da olsa. biz ot kök yiyerek yaşarken aslında vücudun ihtiyaçlarını tam karşılayamıyormuşuz. bu yüzden ayda iki gün tıpkı mağarasından yeni kaçmış bir ilk insan gibi et tüketmeliymişiz. sağlık için sabah koşuları, maydanoz suyu ve mikrodalga fırının aforoz edilmesi gibi konulara hiç girmiyorum. 

ama ilginç bi konu var, sağlıklı ve hatta mutlu bir yaşam için yine uzmanlar öneriyor, ölümü hergün hatırlamak. bunu öneren sadece psikologlar da değil, din adamlarının da en favori önerisidir. geçen gün katıldığım bir cenazede madonna’nın 80’ler turnesinde (şu istanbula da geldiği turne) taktığı mikrofonun aynısından takan bir imam “ölümü kendinize sık sık hatırlatın: hayatın renklerini kucaklayacak, ahretin derinliğini daha iyi algılayacaksınız” buyurdu. 

aslında sağlıklı bir insanın hergün kendine ölümü hatırlatması oldukça sağlıksız görünüyor. ama bir yandan da hayatın ne kadar adama nanik yapan, ne kadar ciddiye alınmaması gereken "geçici bir elektriklenme" olduğunu hep akılda tutmak için gerekli. hatta günde 3 litre su içmekten, çikolatlarn paketini okşayıp açamadığı için göz yaşları içinde günlerini geçirmekten ve detoxlamaktan çok daha kıymetli bir öneri, hatta bir öğüt.

bugün yanımda bir yıl boyunca çalışan, 2010 yılının rahat bir 300 gününü berber geçirdiğim birinin vurularak öldürüldüğünü öğrendim. hem de laf arasında, olabilecek en rastgele şekilde aldım haberi. dalga dalga içimde sular kabardı. evde olsaydım eminim şu an ya ağlıyor, ya da uyuyor olurdum. ofisteyim, bunun benim için ne demek olduğunu anlayacak hiçkimse yok. 

libya’nın her köşesinde tanıdığı çıkan abdullah. beni gezdirdiği ve güldürdüğü kadar sinir de etmeyi başarmış abdullah. hiç doğmamış çocuğunun içindeki hicranını bana anlatırken gözleri dolan abdullah. cin olmadan adam çarpar gibi görünen ama özünde saf ve duygusal abdullah. adının anlamıyla, allahın adamı abdullah...

bir varmış, şimdi yokmuş. bu kadar basit işte hayat, insanın aklına zarar verecek kadar basit. bu basitliği hazmetmek lazım işte her gün, azar azar. hazmet ki seni üzen şeylerin şaka bile olamadığını anla! hazmet ki başka bir neden aramadan, sadece hayatta olduğun için keyfin yerine gelsin!

umarım o tarafta da tanıdık birilerini bulmuşsundur, yerin iyidir ve rahatsındır.  

inan seni tekrar göreceğime çok emindim.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Çok üzüldüm okurken. Birinin yokluğunu kabullenmek çok zor.

Adsız dedi ki...

Üzüldüm çünkü, ölümden bahsetmişken bir de şu var..Hiçbirimiz gençlik yıllarımızda mutsuz olacağımızı tahmin etmemiştik tabi. Küçük şehirden kurtulma hayalleri, tek amacımızdı. Üniversiteyi kazanıp uzaklaşmak, özgür olmak, rahat olmak. Tek amacımız sınavı kazanmaktı, sanki bu kendi başına mutluluğu getirecek gibi.

Ne olmak istediğimizi de hiçbirimiz bilemedik. Elbette birşeyler olacağız, ailelerimizden abla/abilerimizden bunları gördüysek eğer hiçbirşey olmamak gibi bir lüksümüz zaten yok en başından. Birşey olmak ne demek? Bir baltaya sap olabilmek ne demek? Hangi baltanın sapı olacağız bilemedik ama sap olacağız bu garanti idi.

Şimdi oldu bütün bunlar. Geriye dönmek o kadar istedim ki, her sabah uyandığımda ve her gece yatarken. Her sabah alarmın o korkunç sesiyle uyanırken, her gece tatminsizlik duygusuyla uyuyamazken geri dönmeyi istedim. Sabahları o müthiş isteksizlikle işe giderken de çok istedim, burada saatlerce otururken de.

Annem ve babamla telefonda konuşurken, sesimden mutsuz olduğumu anladıklarında her defasında sesimdeki titremeyi bastırmaya çalıştım. Anlıyorlar tabi, bunca yıllık çocuklarını tanımayacaklar mı sanki?

İstanbul’da heba olmakta olan gençlik yıllarımız. En kötüsü de sanki ellerin bağlıymış gibi hiçbirşey yapamamak. 4 sene daha geçmiş demek. 8 sene daha geçmiş diyecek olmak.

Neden bu kadar üzücü herşey? Her yalnız kaldığımda ağlayabiliyorsam burada bir sorun olmalı. Melih Cevdet Anday’a dördü de hayattayken ölümü ne hatırlatıyorsa o resimde, bana sadece yaşamayı hatırlatıyor. Yaşamanın sadece fiziksel bir olgu olmadığını hatırlatıyor. Hayatın kısa olmadığını, ama bizim çok uzun zamandır ölü olduğumuzu.

onur e dedi ki...

aklımızda sabitlediğimiz bazı resimler var, bazı senaryolar. farkında olmadan, hatta özellikle de yenilikçi, değişim yanlısı ve açık fikirli olduğumuzu düşünürken, aslında hoşgörüsüzce kendimizi kendi beklentilerimiz yoruyoruz.

büyümekle ilgili, bir yetişkin olmak ile ilgili hangimizin hayalleri yoktu ki? hepimiz ne olacağımza dair aşağı yukarı bir şeyler kurgulamıştık. ama aslında iki üç adım atıyorsan dört beş kez de yuvarlanıyorsun. bu şekilde olduğun yere geliyorsun, yaka paça. olacağına hayal ettiğin kadar "zarif" ya da "asil" değil, malesef.

çok irdeleyince travmatik olabiliyor, ne beklerken ne olduğumuz. ama bu ne olabileceğimiz ve ne olamayacağımız konusunda gerçekten ne kadar belirleyici?

ilk defa bu kadar genç ve bu kadar yakın birini kaybettim. düşündüğümde aklıma hala gülüşü, garip garip araba kullanılışı, dinlediğim müzikleri ne kadar çok sevdiği geliyor. o ki aklımda etrafımdaki pek çok insandan daha canlı, böyle pat diye ölebiliyorsa, kesinlikle her şey ihtimal dahilinde.

bunu iyi tarafından almaya çalışıyorum. o artık yok ve bunu hiçbir şey değiştiremez. ama ben hala burdayım ve çok şey değiştirebilirim.

onun gidişi bende en ufak bir şey değiştirmezse, bu ona haksızlık olur gibi geliyor bana.